![]() VII. Dokunulmuş Olan
{ Lady GaGa – Just Dance } Megan ve Sam el
ele, gülüşerek yürüyorken Kıdemli Ölümlü’nün koluna tutunan güzel meleğin
topukları karanlık sokakta rastgele dizilmiş taşların arasına girip çıkıyordur.
Yürüdükleri sokak gün ışığında hiçbir özelliği olmayan, ama geceleri her
köşeden sızan boğuk bas sesler ve hareketli insanlarla dolan sokaklardan
biridir. Taş kaldırımlı sokağın sağında ve solunda dizilmiş klüplerin açılıp
kapanan kapılarından içerdeki müzik bir anlığına dışarı süzülüyor, hemen sonra
yerini tekrar o eğlencelin gölgesi olan boğuk sese bırakıyorken Megan, giderek
yaklaştıkları gece klübünden taşan şarkıya eşlik ediyordur. Sam yanındaki
kızın ruhundan taşan enerjiye ayak uydurmaya çalışıyorken klübün kapısına
geldiklerinde yanındaki güzelliği öne sürerek onlardan iki kat geniş ve uzun
olan güvenlik görevlisine bakar. “İki kişi.” Kapıdaki görevli
geniş omuzlarıyla ve hoşnutsuz bakışlarıyla kapının önünde bir kale gibi
duruyorken az önce onunla konuşmaya cesaret etmiş genç adamın önündeki siyah
saçlı ve güzel bacaklı kızı süzüyordur. Megan en güzel
gülümsemesiyle upuzun saçlarını geri atar ve aynı saçları gibi simsiyah,
daracık mini elbisesi ve rugan ayakkabıları içinde, büyük ama sevimli görevliye
göz kırpar. Ay meleğinin güzelliği kapının önündeki etten duvarı aşmalarını
sağlamış, ikisi gülüşerek içeri girerken Megan artık yüzüne yüzüne çarpan
müzikle ellerini çırpar ve arkasındaki Sam’e dönerek sesini duyurmak için
bağırır: “Sen de dans
edeceksin! Söz verdin!” Sam buna karşılık
omuzlarını sallayarak varlığını gösterirken Megan mutluluktan parlayarak
incecik topukları üzerinde içerilere doğru ilerler. Önündeki kızın parmaklarına
kendi parmaklarını geçirmiş ve onu bir güzel sahiplenmiş olan Sam etrafına
bakınarak ilerliyorken Megan aradıklarını bulmuş, sürekli hareket eden
kalabalığın içinden bara doğru gidiyordur. “DELIA!” Bar tarafından bir
el ve kırmızı, küçük bir kokteyl şemsiyesi kalkarken Ölümlü ve Melek o tarafa
ilerler. Güven ve şefkat meleği Delialona, barda olabildiğince sıkışık olmayan
bir yere konuşlanmış, bacakları ve kalçasıyla diğerlerinden kurtarmayı
başardığı iki tabureden birini Megan’a bırakır. “Çabuk geldiniz!” Megan minicik
eteğini zaptetmeye çalışarak tabureye oturuyorken konuşur: “Arabayı almadık,
ondandır! Eliza nerede?” Delia bunun
üzerine elindeki küçük şemsiyeyle tam arkasını işaret eder ve dans pistinin
ortasındaki bir çemberde dans eden beyaz elbiseli, Bencillik ve Kibir meleğini
gösterir. Eliza etrafındaki
kalabalığı kontrolü altına almış, üzerindeki minnacık beyaz elbisenin
eteklerinden sarkan küçük, gri ve parlak taşlar birbirine vururken kahverengi
saçlarını savurarak dans ediyordur. Genç kadının yuvarlak hatlı yüzünde aldığı
keyfi yansıtan kocaman bir gülümseme varken, hareketten ve kullandığı allıktan
kızarmış yanaklarındaki gamzeler her dönüşünde daha da çukurlaşıyor, bakana bir
daha baktırtıyordur. Bencillik meleğinin bronz teni parlak ışıklar altında
parlıyorken onunlar beraber dans eden genç adam ellerini genç kadının
kalçalarından, gözlerini ise uzun bacaklarından alamıyordur. “Hey! Gözlerim
burada!” Eliza parmağını partnerinin çenesinin altına koyup ela bakışları kendi
kahverengi gözlerine kaldırırken ismini bile bilmediği genç adamı onu
kalçalarından çekerek kendine yaslar. Eliza, hiçbir yerde ve zamanda kontrolü
bir başkasına bırakmamış, bu dans da bir istisna değilken ellerini isimsiz
partnerinin bileklerine koyarak kendini ondan kurtarır ve parmaklarının ucunda
dönerek tekrar sahnenin ortasına ilerler. Dans pistinin
etrafındaki çember arkadaki adamın kimseye aldırmadan dans eden kadına
ilerlemesini izlerken bütün dikkatlerin odağı olan genç kadın beline dokunan
ellerle gülümser; saçlarını sol eliyle toplayıp sol omzundan atarak dans etmeye
devam ederken diğer elini de sağ taraftan onu öpmeye çalışan adamın saçlarına daldırır. “Adımın ne olduğunu
biliyor musun?” “Hayır, önemli
mi?” Eliza tam da
istediği cevabı almış, az önce kimse görmeden boynundan çıkardığı bezelye
büyüklüğündeki bir alıcıyı arkasındaki adamın kafa derisine sıkıca yerleştirir;
alıcının üzerindeki incecik iğnelerin acısını şu andaki pozisyonunda asla
hissetmeyek olan adam ellerinin arasındaki kadının kulak memesini hafifçe
ısırırken işini bitirmiş olan Eliza yalandan bir inlemeye başını adamdan çeker
ve yüzünü ona döner: “Biraz daha devam
edersen adımı öğreneceksin.” Adam dudaklarını yalayarak sırıtırken Eliza ona
göz kırparak saçlarını son bir kez savurur bir daha asla dans teklifini kabul
etmeyeceği ‘görev’i arkasında bırakarak kalabalığın arasından bara ilerler. “Hey! Bu taraftayız!”
Eliza, kırmızı küçük şemsiyenin olduğu tarafa ilerler ve sonunda uzanarak
Delia’nın elini tutarken onu izleyen Megan ve Sam’i selamlar. “Afedersiniz,
küçük bir işim vardı.” “Bütün klübü
kendine hayran bırakmak gibi bir iş miydi?” Eliza imalı bir gülümsemeyle bu
soruyu cevapsız bırakırken gözleri Sam’in yönünü şaşırmış bakışlarına takılır. “Sam? Ben
buradayım.” Eliza sol elinin parmaklarını Sam’in yüzünün önünde şıklatarak
bacaklarına kilitlenmiş genç adamı çözerken Sam sanki uykudan uyanmış, yeşil gözlerini
kırpıştırarak önündeki meleğe bakar. “Buyrun, benim?” “Yanında başka bir
bayan varken benim bacaklarıma bakman doğru mu?” Sam, o anda
ayılarak çok özür diler ve bakışlarını Megan’ın bacaklarına çevirirken
bayanlardan toplu bir kahkaha yükselir. Megan gülerek elleriyle bacaklarını
kapatmaya çalışırken Sam onun parmaklarını ittirerek en heyecanlı yerinin
geldiğini söyler. “Madem saklayacaktın, neden bu kadar kısa etek giydin, çek
bakayım elini.” Megan gözlerini
devirerek güler, ellerini kaldırır ve oturduğu yerden bacaklarını sallarken
Sam’in keskin gözleri o anda arka taraftaki bir bekar erkek grubunun
bakışlarını yakalamıştır. Genç adam derhal onlara bakarak Megan’ın omzundan bir
kolunu atarken yanındaki Eliza’nın da belini tutar. “Bayanlar, sahipli
olduğunuzu gösterin, rica ederim.” Megan kime ne
göstereceğini soruyorken Eliza çoktan anlamış, Sam’in boynuna sarılarak
yanağına bir çift kıpkırmızı dudak izi bırakır. “Emredersiniz sayın Kıdemli...” Sam, içi bir hoş
olarak yanındaki güzelliğe dönerken Eliza hala yerinde duramıyor kalçasını genç
adamın kalçasına vurarak barmene elini sallar: “Votka tonik!” Şişeler döner,
içkiler su gibi akarken üç melek ve bir ölümlü barda otururlar... “Artık her
konuştuğum adamın gözlerinin içine bakıyorum, öyle ki birisi bana aramıza
hoş geldin dese nereye demeden üzerine atlayacağım. Ne zaman Kıdemliler
bana gelecek?” Sam elindeki bardağı kafasına dikerek dramatik bir etki
yaratmaya çalışırken yanlışlıkla Eliza’nın bardağını aldığını fark edince
suratındaki bütün uzuvlar burnunun etrafında toplanarak yüzünü buruşturur. “Bu
ne biçim viski!? Ekstra sek falan mı istedin—organlarım kavruluyor!” Eliza gülerek
bardağı onun elinden alır ve saçlarını okşarken konuşur: “Alışırsın tatlım,
alışırsın...” “Megan, bunlar
beni zehirliyor!” Megan gülümseyerek ölümlüsünü yanına çekerken Eliza, organ
katili viskisinden bir yudum alarak sorar: “Gerçekten, ne
zaman Sam’le irtibata geçecekler?” Delialona, boş
margarita kadehini kaldırıp küçük şemsiyesini sallayarak bir tane daha
istediğini işaret ederken cevaplar: “Haberin yayılması
biraz vakit alıyor. Tek bir telefon konuşmasıyla olan bir şey değil. Bir yerden
sonra kulaktan kulağa olmaya başlıyor. Ayrıca,” Delia diğerlerine biraz daha
yaklaşarak sesini olabildiğince alçaltarak devam eder, “Kalabalık içinde bundan
ne kadar az bahsedersek o kadar iyi, değil mi?” Eliza, arkadaşına
göz kırparak anladığını belli ederken hala viskisini koklamaya çalışan Sam’in
başını hafifçe ittirir. “En son organların kavrulmuştu hani?” “Güzel kokuyor...”
Sam dudaklarını büzüştürerek bardağa uzanırken Megan, onu boynundan çekerek
yine yanına alır. “Sarhoş mu oldun
sen?” Sam, kızarmış
dudaklarını bükerek bilmediğini söylerken Megan onun sıcaktan ve başkalarının
içkisinden otlanıp durmaktan kızarmış yanaklarını tutarak sarhoşluk seviyesine
bakar. “Yanıyorsun—“ “Midem de
bulanıyor.” Megan, dibinde
sadece buzları kalmış bardağı Sam’in dudaklarına dayar ve ağzına bir iki tane
almasını sağlayıp bardağı bırakarak arkadaşının elini tutup arkasına alır.
“Tuvalete gidelim, ortalığa çıkarma...” “Beraber mi?” “Kimsenin itiraz
edeceğini sanmam.” Genç kızın kalçalarını izleyen Sam hiç itiraz etmeden
yürüyorken bardağın içindeki ezilmiş nanelerin tadını alarak ağzındaki buzları
kırıyordur. Megan, karanlık koridorları geçip erkekler tuvaletinin kapısını
ittirirken içerdeki soluk beyaz ışıklar ve alkolle karışık pis koku onları az
önceki spot ışıklarından ve enerjiden bir anda söküp alır. Pisuarların önünde
işemeye çalışan tipler başlarını çevirip içeri giren fıstığa bakarken o ‘fıstık’,
elinden tuttuğu adamı da alarak kabinlerden birine girer. Megan tek eliyle
kapıyı kilitleyip tekrar Sam’e döner ve o anda yüzü tutularak az önce kapattığı
kapıya dayanırken Sam, nane kokan nefesiyle mırıldanır: “Çok güzelsin ve
ben—bu ben, işte şu,” Sam boştaki eliyle kendini göstererek hecelerini
zaptedemediği cümleleriyle devam eder, “Ben bu adam olarak sana şu anda, şu
gece sahibim. Nasıl bir duygu bu, sen biliyor musun?” Megan şaşkın,
sadece gülümserken Sam de onun gülümseyişine gülümser, ama sonra ifadesi
solarken derin bir iç çekişle sarhoşluğun getirdiği o karanlık gerçekçiliğe
geçiş yapar. “Ama maalesef şu anda midem çok bulanıyor—“ Sam o anda dönerek
arkasında klozete eğilirken Megan da onun yanında eğilerek bir eliyle genç
adamın sırtını sıvazlar, diğeriyle de biraz tuvalet kağıdı çeker. “Kendine hiç
içki istemeyen birisi için oldukça iyi bir performans.” Sam bu saptamaya
bir öğürmeyle karşılık verirken Megan onun alnını tutarak klozetin içine
düşmesini engeller. “Bitti mi?” “Bilmiyorum...” Sam,
derin nefesler alıyorken Megan onun başını geri çekerek sifonun koluna
bastırır. Sam yüzünün önünden sarkıtılan tuvalet kağıtlarıyla ağzını silerken
Megan onun başını öperek kalkmasına yardım eder. “Bittiyse yüzünü yıkayalım,
gel...” Sam bir anda sanki
10 yaş küçülmüş, uysal ve oldukça uyuşuk bir şekilde Megan’la birlikte
doğrulurken onlar çıkmadan hemen önce kabin kapısının altından bir zarf içeri
kayar; Megan ve Sam önlerindeki zarfa bakıyorken ikisi de eğilmiyordur. “Megan, zarfın
üzerinde benim ismim yazıyor. Sen de görüyor musun?” “Görüyorum.” “Neden eğilip
almıyoruz?” ve Sam eğilip tuvalet kağıtlarını bırakır, onların yerine zarfı
alarak Megan’a uzatır. “Sen aç.” Megan zarfı alıp
önce ışığa tutar, sonra boş tarafından yırtarak açar, yüzünden uzak tutarak
hafifçe yere sallarken içinden herhangi bir toz dökülmeyince içindeki kağıdı
çıkarır ve açarak okur. “Aramıza hoş
geldin. Pazartesi, 11:45. Dersi asma.” Sam bunu duyunca
bir anda sert bir tokat yemiş gibi ayılmış, kağıdı Megan’ın elinden kaparak kabinden
çıkar. “Bunlar onlar!
Pazartesi 11:45! Bir dakika, o saatte Grafik Tasarım 402 yok mu?” Megan başını
sallayarak onaylarken Sam, çenesini sıvazlayarak kağıda bakıyordur. “Ya çok iyi
ajanları var, ya da başka bir Kıdemli ile aynı dersi alıyorum—“ “Bu bölgede başka
bir Kıdemli olsa haberimiz olmaz mıydı? Kanatlı olan biziz ve biz senden başka
kimseyi tanımıyoruz. Başka birisini yollamış olmalılar.” Sam hiçbir yorum
yapmadan sadece başını sallar ve kağıdı katlayıp cebine sokuştururken gülümser. “Pazartesi olsun, görürüz.” Pazartesi, 11:45 Sam ve Megan
amfinin ortalarına doğru oturmuş; biri siyah, biri gri dizüstü bilgisayarlarını
önlerine açmış, ekran dışında her yere bakıyorlardır. Sam hayatında bir derse
hiç bu kadar erken gelmemiş, içeri giren her yüze 15 saniye bakıyor, sonra
dikkatini başka yere çeviriyorken Megan da fazla dikkat çekmemeye çalışarak
yavaş yavaş artan kalabalığı süzüyordur. “Senin kanatlı
olduğunu bilmeli mi?” Megan bir anda
kulağına fısıldanan soruyla yanındaki Sam’e döner; koyu yeşil gözler pür dikkat
cevabı bekliyorken Megan bunu hiç düşünmemiş, bilmediğini mırıldanır.
“Bilebilir, sana zarar vermeye niyeti varsa karşısında kimin durduğunu bilsin.” Sam keyifle
sırıtırken Megan da gözlerini kısarak ona bir bakış atar. “Ona göre...” İkilinin
paylaştığı çok değerli an, amfinin kürsüye yakın kapısının açılmasıyla
bölünürken normalde asistanın gireceği kapıdan bugün hiç de tanıdık olmayan bir
yüz girdiğinde Sam oturduğu yerde dikleşir. Megan, dersin internet sayfasına
girerek bir duyuru olup olmadığına bakarken kürsünün önüne gelmiş olan genç
adam koltuğunun altında taşıdığı bilgisayarı bırakarak kalabalığa bakar. “Günaydın
arkadaşlar, dönemin geri kalan kısmında dersin asistanlığını ben yapacağım.
Callie, doktora araştırması için daha çok zaman ayırmak istediğini söyledi. Ben
Matt Calden...” Sam usul bir
‘peki’ mırıldanarak siyah bilgisayarının ekranını hafifçe geri iterken
yanındaki Megan’ın hafifçe irkilmesiyle ona döner. “Ne oldu?” “Adı neymiş?” “Matt Calden.” Megan az önceki
ismi tekrar duyduğunda artık emin olmuş, hafifçe yutkunarak Sam’e bakar. “Bu o.
Zarfı bırakan o. Calden.” “Emin misin?”
Megan oldukça emin görünüyor, başını sallarken tekrar kürsüde bilgisayarıyla
uğraşan genç adama bakar. Matt Calden, uzun boylu, geniş omuzlu, esmer bir genç
adamdır. Kahverengi gözleri, kalın ve karakteristik kaşlarla gölgelenmiş,
köşeli yüzünde hafif bir keçi sakalı vardır. “Ondan başkası
olamaz. Daha önce bu adamı okulda hiç görmedim. Özellikle buraya yollamış
olmalılar ve soyadı...” Sam de aynı
şekilde, kürsünün başında biraz bilgisayarla oynayıp, biraz da arkasındaki
perdede dersin sunumunun çıkıp çıkmadığını kontrol eden adamı izliyorken
Megan’ın sözüne ara vermesiyle genç kıza döner ve fısıldayarak sorar: “Soyadının
özelliği nedir?” “Calden soyu Dört
Büyükler’i tanır, Sam.” Sam kaşlarını
çatar, “Dört Büyükler—“ diye fısıldar ve daha kendi kafasında sorusunu
tamamlayamadan gözleri faltaşı gibi açılarak, az önce sadece tipini izlediği
adama bambaşka bir görüşle bakar. “Dört Büyükler...” Megan sessizce
başını sallıyorken bir an için kürsüdeki Calden’le göz göze gelir, genç adam
gülümserken Ay meleği de gülümsemeye çalışarak Sam’den ayrılıp yerine yerleşir. “Dersten sonra
konuşuruz, şimdi sesini çıkarma.” “Şaka mı
yapıyorsun, dakikaları saymaya başladım.” Sam gerçekten de kolundaki saate
bakarak derin bir iç çekerken yeni asistanları Matt Calden sonunda ders
sunumunu arkasındaki perdeye yansıtmayı başarmış, kürsünün arkasından çıkarak
dersine başlamıştır; öğrenciler, bir Melek ve bir Kıdemli Ölümlü de onu
dinliyordur... “Evet, bugünlük bu
kadar. Projenin detaylarını dersin sayfasında bulabilirsiniz...” Matt’in cümlesinin
yarısı kalabalığın uğultusunda kaybolup gitmişken genç adam gülümseyerek
bilgisayarını kapatır. O sırada yukarı doğru akan kalabalığın arasından iki
genç, merdivenleri inerek ona doğru geliyorken Matt, bilgisayarını tekrar
koltuğunun altına alarak hafifçe başını sallar. “Sam, Megan...” Sam ona uzanan ele
bakar ve bekletmeden sıkarken güçlü kolları ve omuzları olan Matt gülümser. “Tanıştığımıza
memnun oldum. Megan...” Megan da kendi narin eli genç adamın elinin içinde
kaybolarak Calden soyundan olan Matt’le tanışır. Siyah bir tişört ve eskitilmiş
bir kot pantolon içinde herhangi birisi kadar az dikkat çeken Matt, önünde
duran ve en az onun soyu kadar özel olan ikiliye bakarak sorar: “Bundan sonra
dersiniz olmadığını biliyorum. Bir kahveye ne dersiniz?” Kahveyi herkesten
daha iyi tanıyan Sam ve Megan bir an için birbirlerine bakarlar ve bu andan
sonra bir çok kararda yapacakları gibi çabucak başlarını sallayıp ortak bir
onayla Matt’e dönerler. “Biz güzel bir yer
biliyoruz...” Kampüse en yakın
olan kahve durağı Kahve Çekirdeği’nin kapısı açılıp en önden Sam girerken
kasadaki arkadaşı ona el sallar, genç adam kasa önündeki uzun sırayı yararak
içerdeki masalara doğru ilerlerken Megan ve onun arkasındaki Matt de
takiptedir. Sam çantasını bir iskemlenin üzerine bırakarak yerlerini
işaretlerken Megan ve Matt oturduğunda onlara ne içmek istediklerini sorar. “Su.” “Şekersiz bir
sütlü kahve, teşekkürler Sam.” Sam memnuniyetle
onların yanından uzaklaşırken Megan sanki onun gitmesini bekliyor, anında
Matt’e dönerek oldukça yüksek bir fısıltıyla sorar: “Neden
Caldenlerden birini yolladılar? Neler dönüyor? Sam tehlikede olacaksa baştan
bilmek istiyorum.” Megan zamanla yarışırcasına Matt’ten cevabı koparmaya
çalışıyorken genç adam kalabalığı öylesine tarıyorur, biraz sonra kahverengi
bakışlarını Ay meleğine çevirir. “Bir tek Sam
değil, bütün melekler ve ölümlüler tehlikede. Aradığım Sam değildi Megan, sizin
neslinizden bir melekle görüşmem gerekiyordu ve ne şanslıyız ki çabuk karar
verdiniz ve Sam’i aranıza aldınız, ben de sana ulaşabildim.” Megan kaşlarını
çatmış, her şeyin yolunda olduğunu duymayı bekleyen hücreleri korkuyla
titriyorken Matt konuşmaya devam ediyordur: “Yöneticinizle
görüşmem gerekiyor, direkt olarak ona ulaşamam, ama sen beni ona
götürebilirsin. Ulaştırmam gereken bir mesaj var.” Megan işte şimdi
hafifçe gülümserken çattığı kaşlarını kaldırarak karşısında oturmuş, onu saf
zanneden genç adama bakar. “Ve ben de hemen sana güvenip seni neslimizin
kalbine götüreceğim, öyle mi?” Matt bunun
olacağını tahmin etmiş gibi görünüyor, hafifçe gülümser ve elini kaldırıp
Megan’ın çenesinin sağ altına doğru uzanarak parmaklarının ucuyla kimsenin göremediği
bir şeye dokunur. Megan irkilerek geri çekilirken Matt usulca konuşur: “Tam orada, bir
hilal. Yanılıyor muyum?” Megan eliyle az
önce dokunulan yeri kapatmış, yutkunarak karşısındaki adama bakıyorken genç
Calden başını sallar. “Biz dokunulmuş olanlarız, Megan. Öz noktanızı
görebiliyorum ve sırf bunu yapabildiğim için ben ve bütün ailem o katliam için
sorumlu tutuluyoruz. Beni biraz da o yüzden size yolladılar. Hem size yardım
edeceğim, hem de adımızı temizleyeceğim.” Megan, aralanmış
dudaklarının arasından bir şey mırıldanacakken Sam elindeki kahveler ve bir
şişe su ile birlikte masaya dönmüştür, Megan’ın yüzündeki korkmuş ifadeyi
gördüğünde yay gibi gerilmiş sinirlerle Matt’e bakar. “Ne kaçırdım?” “Sam...” Sam, Megan’ı
duyuyor, ama bakışları Matt’in çok bilmiş kahverengi gözlerini bırakmıyorken
arkadaşı konuşuyordur: “Kahveleri de alıp
Mace’in yanına uğrayalım. Durum bizim düşündüğümüzden biraz daha ciddi.” Sam, ‘Mace’ adının
ortaya atılmasıyla Matt’i orada boşverirken Megan toparlanmış ve çoktan ayaklanmıştır.
“Hadi gidelim, oraya gidince her şeyi anlatırım—hatta Mace anlatır, söz
veriyorum. Gel lütfen...” Megan, Sam’i
götürmeye çalışıyor gibi duruyor, ama aslında onun yanına sığınıyorken Sam bunu
anlamış, onu kolunun altına alarak çantasına uzanır ve Matt’e başıyla kapıyı
işaret eder. “Araba hemen kapının önünde, biliyorsun. Arkandayız...” Matt hiç itiraz
etmeden masadaki iki kahveden birini alır ve çıkışa ilerlerken Sam kolunun
altındaki rengi kaçmış kızla birlikte Calden soylunun arkasından ilerler. Arela * Yeryüzüne
gönderilen ilk melek, ölümlülerin arasında nefes aldığından beri, belirsiz
zamanlarda, yeryüzüne dört büyük melekten biri iner ve dünya üzerindeki güç
çiftlerine eşlik eder. Her
yeni doğuşlarında Gabriel, Raphael, Michael ve Azrael adını alan
bu melekler yeryüzündeki nesiller arasında Dört Büyükler olarak
bilinirler. Yeryüzünde
dört büyük meleğin dördünü de bir arada görmüş ve tanımış olan ölümlüler hem
kıdemlidir, hem de Dokunulmuş Olanlar olarak bilinir ve yeryüzündeki
meleklerin en gizli özelliklerinden biri olan Öz Noktalarını
görebilirler. Sam’in arabayı
kullandığı süre içinde yanında oturan Megan cep telefonundan sürekli birilerine
mesajlar göndermiş, Matt ise arka koltukta kahvesini yudumlamıştır. Kısa bir
süre sonra Sam, sarı arabasını Mace’in çalıştığı iş merkezinin devasa
otoparkına sokarken Megan son mesajını da atıp telefonunu çantasına atar.
“Isabel sana neler olduğunu anlatacak, ben Matt’le beraber bir süre Mace’in
yanında olacağım—“ “Ben neden
gelemiyorum?” Sam, sertçe el frenini çekerek isyankar bakışlarla Megan’a
bakıyorken genç kız uzanarak onun elini tutar. “Isabel anlatınca anlarsın.
Mace’le bizim konuşacaklarımız o anda sana çok karmaşık gelir, inan bana.” Sam başını sallar,
ama hiç ikna olmamış gibi duruyorken dikiz aynasından hala arabada oturan
Matt’e bakar. “İnebiliriz.” Matt gülümser ve
iki yanındaki olmayan kapıları gösterirken Sam bütün o karizmatik ve
tehditkar duruşunu bırakıp, arka kapıları olmayan ve iki tane kapısı olmasına
rağmen insanların neden tek kapılı dediklerini anlamadığı arabasından
çıkarak kendi koltuğunu öne iter. “Şimdi inebiliriz.” Matt teşekkür
ederek çıkarken Sam diğer taraftan inen Megan’ı izliyordur; genç kız kapıyı
kapattığı anda Sam onun yanında biter ve belini kavrayarak yanına alırken
Matt’e de yolu gösterir. “Asansörler şu tarafta. Arkandayız...” Genç Calden yine
itiraz etmez ve gösterilen yere ilerlerken Sam yanındaki Megan’a bakmadan
mırıldanır: “Bu iş hiç hoşuma
gitmedi.” “Ben demiştim bile
diyemiyorum.” Sam hafifçe
eğilerek kolunun altındaki kızın yüzüne bakarken Megan da bir an için ona bakıp
hemen sonra Matt’in arkasından asansöre girer ve en son Sam de kabine
girdiğinde 27. katın düğmesine basılır, kapılar kapanır. Asansör oldukça
hızlı bir şekilde istenilen katta açılırken cam kapılarla koridordan ayrılmış
ofisin girişinde Isabel bekliyordur. Genç kadın siyah dar bir etek ve yine
siyah olan bir gömlek içinde, o kadar aydınlığın arasında oldukça zarif ve
karanlık görünüyorken ofisin kapısını boynundaki kartla açarak konuklarını
içeri alır. Matt en önden
girerken onun arkasındaki Megan ilerde bir odanın önünde onları bekleyen Mace’i
görmüş, derin sularda bir can simidi yakalamış gibi derin bir nefes alarak o
tarafa ilerler. Sam, kolunun boş kalmasıyla iç çekerken birazdan Isabel o boş
kalan kolu yakaladığında Megan ve Matt’in gittiği tarafın tersine döner. “En
azından yakında bir yerde anlatsaydın...” Isabel hiç oralı
değil, ofisin camlarından giren güneşle her adımda başka bir gizli rengi
gösteren siyah saçları savrularak ilerliyordur. “Merak etme, bir şey olmaz.
Burası benim ofisim, geç.” Sam derhal geçerken
Isabel de içeri girdiği gibi kapıyı kapatır ve Megan’ın korkak bakışları ya da
üzeri kapalı cümlelerinin aksine, hemen konuya girer. “Calden soyundan
olan ölümlülerin dedelerinin dedelerinin dedeleri zamanında Dört Büyüklerle
tanışmış—“ “Dört Büyükler—“ “Sabırlı ol,
anlatıyorum.” Isabel masasının etrafından dolaşıp deri koltuğuna oturur ve cam
masaya yaydığı kağıtları kimsenin anlamayacağı bir düzende toparlarken bir
yandan da anlatmaya devam eder: “Dört büyük melek
oluyorlar, biliyorsun. Gabriel, Raphael, Michael, Azrael. Bir sürü din
kitabında binbir çeşit güçleri vardır, ama yeryüzüne indikleri zaman belirli
bir güçle inmezler. Sadece Azrael ölülerin işleriyle uğraşmayı sever, onun
dışında her birinin gücü yeryüzündeki bütün nesillerin güç toplamından daha
büyüktür.” Sam buna pek
şaşırmamışken asıl onun tüylerini ürperten şey, Isabel’in sanki uzaktan akraba
olduğu kuzenlerinden bahsediyormuş gibi bir rahatlıkla onların adını anmasıdır. “Şu anda Megan’la
beraber o odada oturan Matt de Caldenlerden biri. En genci değil sanırım, emin
değilim, soy tablosunu şimdi aklıma getiremiyorum...” Sam karşısındaki
kadının kafasında daha kaç soy tablosu olduğunu sormaya çekiniyorken Isabel kağıtları
bir anda bırakarak Sam’e baktığında genç adam oturduğu yerde arkasına yaslanmak
zorunda hisseder. Karanlık ve korku meleğinin parlak yeşil gözleri karşısındaki
ölümlüyü izliyorken keskin sesi hikayeyi anlatmaya devam eder. “Bu Caldenler Dört
Büyükler’i tanırlar, varlıklarını bilirler ve dünyaya indiklerinden falan
haberdarlardır, ama Dokunulmuş olmaları için en azından bir büyük meleği
şahsen görmüş olması gerekir, büyük meleklerin kim olduğunu bilerek görmek
demek onların güvenini kazanmak demektir—“ “Dokunulmuş
derken—“ “Nefes almama izin
verirsen anlatacağım.” Sam bir daha
konuşmayacağına yeminler ederek susarken Isabel pek de düzenli görünmeyen
kağıtlara şöyle bir göz atıp tekrar Sam’e bakar. “Dokunulmuş olmak demek
meleklerin çok önemli bir sırrına da ortak olmak demektir. Sen benim vücudumda,
şu anda açıkta bir yerde dövmeye benzer bir şey görebiliyor musun?” Sam karşısındaki
genç kadının şöyle bir inceler, bir de eğilerek masanın altından bacaklarına
bakarken bir şey göremeyince hiç sesini çıkarmadan başını iki yana sallar. “Burada.” Isabel
sol işaret parmağının ucuyla iki kaşının arasını gösterir, “Burada benim için
çok özel olan bir sembol var. Her meleğin vücudunun farklı bir yerinde
bunlardan vardır. Adı Öz Noktası. Bunun neye benzediğini bilmek, rengini
görmek ya da adını bilmek bir melek için çok önemlidir. Onun ruhunun kilididir,
sigortasıdır. Bir meleğin Öz Noktasını o ölmeden önce vücudundan silebilirsen
ruhunu yok etmiş olursun, bir daha doğamaz—“ Sam daha fazla dayanamadan lafın
ortasına atlayıverir: “Ve sen bunu bana
neden söylüyorsun!?” “Öz Noktamı
göremediğin sürece ne işe yaradığını ya da nerede olduğunu bilmen önemli
değil.” “Belki
görebiliyorum!? Nereden biliyorsun!?” Isabel tek kaşını
kaldırarak karşısındaki temiz kalpli ölümlüye bir bakış atar, ama Sam bu sefer
geri adım atacak değil, parmağını karşısındaki korkutucu ama oldukça güzel olan
genç bayana kaldırarak konuşur: “Korkuyor
olabilirim, ama haksız da değilim! Kimseye güvenemezsiniz. Bunu ben mi
hatırlatacağım!?” “Her neyse...” Sam yine sönerek
elini indirir ve gözlerini devirerek Isabel’i dinlemeye dönerken güzel melek
kaldığı yerden devam eder: “Matt de bugün
Megan’ın Öz Noktası’nı görmüş, arkadaşın o yüzden hayalet gibiydi.” Sam de bunu
öğrendikten sonra Megan’ın hayalet çetesine katılırken Isabel onun renginin
solmasına ya da korkmasına pek aldırmıyordur, devam eder: “Matt’in bunu
görebilmesi demek onun Dört Büyükler’den en azından birini şahsen görmüş olması
anlamına geliyor. Büyükler asırlardır yeryüzüne inmediler. Sebebi şu an konumuz
dışı, ama eğer yeminlerini bozup geri geldilerse önemli bir şey var demektir.
Megan o yüzden hepimizi ayağa kaldırdı. Şimdi de içerde bunu tartışıyorlar.
Evet, bitti.” Sam hala renksiz
bir ifadeyle Isabel’e bakıyorken genç kadının soğuk yüzünde oldukça eğreti
duran bir gülümseme belirir. “O sembolü silmek o kadar kolay değil, merak etme.
Matt tek bir kılını bile kıpırdatsa Mace onun hakkını benzetir.” “Hakkından
gelir...” Sam’in otomatik olarak düzeltme yapmasıyla Isabel’in gülüşü derhal silinirken
genç kadın yine kağıtlarına döner. “Her neyse.” “Ben...” Sam
oldukça kafası karışmış bir biçimde ensesini kaşır ve mırıldanır: “Biraz daha burada
oturabilir miyim?” “İstediğin kadar
oturabilirsin. Önündeki sehpada bir zımba olacak...” Isabel bakışlarını
elindeki kağıtlardan çekmeden elini uzatıp zımbanın gelmesini bekliyorken Sam
siyah metali alıp ona verir. Isabel kağıtlarına ve kendi ölümlü düzenine
dönerken karşısında oturan ölümlü de meleklerin işlerine kafa yormaya devam
eder... “Hangisi?” “Yöneticinizle bu
konuyu tartışırsam daha rahat—“ Mace elini kaldırarak Matt’in lafını keser ve
şu anda neyin daha rahat olacağını kendisi açıklar. “Bugün Sam’in
yanında ben de olabilirdim ve ağzından gerçek bir isim duymadan seni oradan
dışarı çıkartmazdım Calden. Öz Noktam da şu anda görüp dokunacak bir yerde
olmadığına göre...” Matt bunun üzerine
Mace’in yanındaki Megan’a özür dilermiş gibi bakarken genç kız bakışlarını
kaçırarak Mace’e döner. Matt çaresiz, başını sallar ve Nesil Yöneticisi’ne
getirdiği mesajı ondan önce Mace’e iletir. “Raphael’i gördüm. Gabriel’in geri
geldiğini düşünüyorlar, onun için dönmüşler. Michael’ın ya da Azrael’in nerede
olduğunu bilmiyorum.” “Gabriel mi? Nasıl
olur?” Mace bir anda çözülür gibi olurken arkasına yaslanır, ancak Megan
uzanarak onun koluna dokunup ne olduğunu sorduğunda dikkatini tekrar
toplayabilirken Matt’e döner: “Gabriel dönemez.” “O kadarını ben
bilemem. Sadece duyduğumu iletmekle görevliyim. Artık yöneticiyle görüşebilir
miyim?” “Burada bekle.”
Mace masadan kalkarak cebindeki telefonu çıkarıp çıkışa ilerlerken Matt bugün
kimseyle görüşemeyeceğinin farkında, iç çeker. Mace dışarı
çıkacakken gerideki Megan da ayağa fırlar. “Nereye gidiyorsun!? Ben ne
olacağım, Sam ne olacak! Mace!” “Megan lütfen
burada bekle, Sam’i de birazdan buraya yollayacağım. Odadan çıkmayın. Güven
bana—Drea, evet benim. Haberlerim var...” Mace kapıyı kapatarak toplantı
odasından çıktığında geride kalan Megan çaresizce az önce oturduğu iskemleye
tekrar çöker ve Matt’le göz göze gelir. “Benim bilmediğim
çok büyük bir şey var, değil mi?” Matt başını sallar
ve hafifçe gülümser “Daha çok gençsin Megan. Bu kaçıncı, iki?” “Benim hakkımda
nasıl bu kadar çok şey biliyorsun?” “Adın ve soyadın
okul kayıtlarından, gücün ve yeniden doğum yaşın da aileden.” Megan’ın kaşları
ilgiyle kalkarken Matt başını sallayarak yavaşça arkasına yaslanır. “Bu kadarını
söylemem doğru mu emin değilim, ama Sırlar ve Ay meleği bizim ailemizde oldukça
bilinen bir melektir. Tam yılını hatırlamıyorum, ama büyük büyük amcalarımdan
biriyle bir ilişkiniz olmuş sanırım.” Megan şokla ağzını
açarak hafifçe gülerken Matt de gülümüsüyor, onaylar. “Ayrıntısını bilmiyorum,
senin de hatırladığını sanmıyorum.” “Hatırlamıyorum
elbette, ama yine de...” Megan utanmış, bakışlarını kaçırarak odada başka bir
köşeyi incelerken karşısında oturan genç adam bir an için onun narin yüz
hatlarını izlemeye daldığında toplantı odasının kapısı açılarak Sam içeri
dalar. “Megan!” Megan o anda
uyanarak yerinden fırlar ve hızlı adımlarla Sam’in yanına gidip ona sıkıca
sarılırken ikisi mırıl mırıl bir şeyler konuşmaya başlayıp odadaki diğer
ölümlüyü farkında olmadan soyutlarlar... * * * ![]() |


Ulaşım / Yorum Formu