XXIX. Kehanet

 

Arela

 

*

Melek soyunun sayısız kehaneti vardır. Zamanın başından beri soyun en bilgelerinin söylediği, kimi kayıtlara geçen, kimi kulaktan kulağa dolaşan kehanetlerin bir tanesi vardır ki kainatın kurtuluş yolunu gösterdiği gibi, kıyametini de işaret eder.

 

Bahsi geçen kehanet der ki;

 

“Canı kıymetliden doğan ilk mucize en aydınlık olanla birleştiğinde yer ve gök ışıkla yıkanacak, onların tohumu karanlığı yıkıp sonsuz hayat getirecektir.

 

Ey gökten gelenler, sakının, canı kıymetliden doğanın yüreği şeytanın eline geçerse son yakındır. Topraktan gelenlerin gökte yer bulamadığı gün, ancak yarını görebilmiş olanlar bugünün kurtuluşu olacaktır.”

 

 

{ Saltillo – A Necessary End }

 

Lucifer hançer hala elindeyken Pandora’nın öldüğü odaya döner ve gözleri açık bir halde yere yığılmış olan kızıl saçlı meleğe bakarken gülümser. “Yine yolun sonuna geldik, ne dersin?”

Pandora’nın kanı yavaş yavaş bedeninden süzülüp etrafında yayılıyorken Lucifer’in sorusuna cevap gelmiyordur. Sarışın adam ayaklarının ucuna kadar ulaşmış kandan bir adım gerilerken başını kaldırarak yukarı bakar ve hafifçe kaşlarını çatarak söylenen bir şeyden alınmış gibi duran bir ifadeyle konuşur:

“Yine de iyi dayandılar, kendine haksızlık etme...”

Biraz sonra Lucifer hafifçe gülerek başını tekrar öne eğerken kimsenin duyamadığı sohbete devam eder. “Aslında biliyor musun, insanları neden bu kadar sevdiğini anlamaya başlıyorum. Ruhları çok kolay şekil alıyor. İnanç dedikleri şey bir avuç yumuşak kil gibi...”

Lucifer ellerinde o bahsettiği kil varmış gibi hayali bir şeyi şekillendiriyorken sadece kendisinin duyduğu sesi dinliyor, bir an sonra gülümsemesi solarak ellerinin arasındaki hayali şeyi bırakır ve başını tekrar yukarı kaldırır. “Yapamazsın.”

Şeytan’ın kulağına gelenler onu öfkelendirmiş, sarışın adam dişlerini sıkarak konuşur:

“Kazandığım bunca zaferden sonra benim de ona sahip olmaya hakkım var!”

O sırada dışarda güçlü bir gök gürlemesi duyulurken Lucifer yerdeki cesedi geçerek depo odasındaki tek pencereyi açıp bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamış olan yağmura bakar. “Hayır! O sadece benim! Benim kanım! Benim ruhum!”

Gök bir kez daha gürlediğinde Lucifer sinirle güler. “Sen de şahitsin. O istedi, kanımı o içti! Onun ruhu da bana ait!”

Gökyüzü ani bir şimşekle aydınlanırken Lucifer, gri gözleri kamaşarak elini yüzüne siper eder. “Ona söyleseydim asla kabul etmezdi—hayır, onu benden alamazsın! O benim hakkım! Ödülüm!”

Yağmur daha da şiddetle yağarken Lucifer rüzgarla yüzüne vuran damlalara aldırmadan başını iki yana sallar. “Benim karanlığım olmadan senin ışığının değeri nasıl bilinecek? Beni bunun için burada tutuyorsun! İnsanlığını denemek için, onların bağlılığını görebilmek için! Zamanın başından beri senden tek bir kez olsun bir şey dilemedim, ama bu sefer...”

Lucifer lafını bitirmekten korkarak başını eğerken yağmur sanki onun konuşmasına izin vermek için şiddetini azaltır, damlalar düşmeden önce Şeytan’ın kararsızlığını izlemek ister gibi yavaşlarken Lucifer yutkunarak usul bir sesle konuşur:

“Yalvarırım, onu bana bırak.”

Yağmur yavaşlar, yavaşlar, yavaşlar ve bir süre sonra dururken Lucifer başını kaldırarak dolmuş gözlerle karanlık gökyüzüne bakar.

“Beni cennetinden kovduğun günden beri sana verdiğim sözü yerine getirmek için ruhumu hiçe saydım. Kardeşlerimin canını insanlarının canının önüne koydum. Onların önünde senin istediğin gibi saygıyla eğilip ruhumu insanlığı korumaya adamadım, ama hiçbir zaman da doğrudan benim elimden çıkan bir musibetle canlarına kıymadım. İnsanlığın başına ne geldiyse yaratılışlarından beri var olan zayıflıkları yüzünden geldi. Sana o zayıflıkları ben gösterdim. Benim elimden sıyrılabilen güçlü kullarını ancak o şekilde görebildin.”

Meleklerin şehri, onların gezegeni, tüm kainat  belki de ilk defa Lucifer’i dinlemek için mutlak bir sessizlikle bekliyorken Tanrı’nın elinden çıkmış bir bedenin içinde yaşayan karanlık ruh konuşur:

“Sen de biliyorsun, onun için beni şu anda en küçük parçama kadar ayırıp yok etmekten geri duruyorsun. Onun için bütün kutsal kitaplarında yarattıklarını bana karşı uyarıyorsun, ama beni ortadan kaldırıp onlara kolay yolu vermiyorsun. Ben hala senin meleğinim, hala sana bağlıyım...”

Yer ve gök sessiz, sanki bir an sonra patlayacak kıyameti korkuyla beklermiş gibi tetikteyken Lucifer son bir kez konuşur:

“Sana yalvarıyorum Baba. Oğlumu bana bağışla...”

 

 

Faye yarı aydınlık bir hastane odasında belirir ve yatakta yatan annesini gördüğünde ellerini dudaklarına bastırarak zayıf bir ses çıkarırken saçları tıpkı kızı gibi simsiyah olmuş olan Catrin baygın, etrafındakilerden habersiz, uyuyordur.

Catrin’in yatağının başında, oturduğu yerde uyuyakalmış olan Dante, duyduğu sesle uyanırken yatağın diğer yanındaki Faye’i gördüğünde ayağa fırlar. Faye de ona bakarken bir an sonra ikisi de yatağın etrafından dolaşıp ortada buluşur ve sımsıkı sarılırlar. Dante, ablasının siyah saçlarını tutarak onu sıkıyorken fısıldar:

“Ne olduğunu anlayamadık bile. Annem bir anda göğsüne bir şey saplanmış gibi kasıldı, sonra yığılıp kaldı. Sonra saçları...”

Faye, kardeşinin başını okşuyorken göz ucuyla yataktaki annesine bakıyor, usulca konuşur:

“Hepinizi buradan çıkarmam gerek—“

“Faye, Calden aslında Divan Başkanı’ymış—“

“Biliyorum, her şeyi biliyorum. Eliza ve Raphael bizi şehir dışındaki bir evde bekliyorlar, sizi de oraya götürmem gerek. Azrael burada mı?”

Dante başını sallar ve ablasından ayrılırken Faye onu bırakıp odadan çıkmak için döner, ama o anda Calden önünde belirirken soyuna ihanet etmiş olan Zarafet ve Sadakat meleği geriler. Divan Başkanı bir zamanlar en büyük kurtarıcıları olarak düşündükleri meleğe, canı kıymetliden doğan ilk mucizeye bakıyorken Faye bir anlık şaşkınlığından sonra omuzlarını gererek dikleşir. “Bana bir şey yapmaya kalkarsan karşılığını veririm, nasılsa ölecek olan ben değilim.”

Calden hafifçe gülümserken Faye onun da ölmeyeceğini biliyor, Divan’ın ne olursa olsun hep ayakta kalacak olması midesini bulandırıyordur. “Arela soyunun bittiğini biliyorum, diğerleri aptalca bir şey yapmadan önce onlarla konuşmama izin ver.”

“Hangi diğerleri, Faye?”

Faye bir an korkuyla kasılırken Calden önce yataktaki en kıdemli meleğine bakar, sonra tekrar onun kızına döner. “Senin de bir zamanlar içinde olduğun nesil mi, yoksa dünyanın her yanındaki milyonlarca melek mi?”

“İşler karıştığında bizi ölüme terkedecek kadar alçak bir gücün yönetimi altındayken dünyadaki diğer melekleri umursayacak kadar özverili olacağımı düşünüyor olamazsın. Elbette sadece ailemi ve arkadaşlarımı bu işin içinden çıkarmaya uğraşacağım.”

“O halde iyi şanslar, çünkü kıyamet burada...”

Faye yutkunarak dudaklarını birbirine bastırırken bir an sonra arkadaki televizyon açıldığında siyah saçlı melek irkilerek o tarafa bakar. Sürekli değişen kanallarda dünyanın her yerinde ortaya çıkan felaketlerin haberleri duyuluyorken Faye kalbi ağrıyarak hızla gözünün önünden geçen görüntüleri izler, kıyameti doğrulayan sesleri dinler...

 

*

 

 

“Çin, Japonya, Norveç ve İsveç’te birbirine çok yakın zamanlarda yaşanan, 8 ila 9 şiddeti arasında değişen depremler sonucunda toplamda 3 milyondan fazla can kaybı olduğu tahmin ediliyor. Artçı şoklar hala merkezdeki şehirleri sarsmaya devam ediyor...”

 

“Rusya devlet başkanının biraz önce yaptığı ani bir açıklamayla bugün yürütülecek olan nükleer silah denemelerindeki beklenmedik hatalardan dolayı Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Afganistan’da meydana gelen patlamalar sonucu ülkelerin topraklarının %90’lık bir kısmı yaşama elverişsiz hale geldiği belirtildi. Komşu ülkelerden yapılan açıklamalar Rusya’nın nükleer silah denemesi olarak adlandırdığı bu ölümcül saldırıların hata değil, yeni bir dünya savaşının habercisi olduğunu gösteriyor...”

 

“El Kaide terör örgütünün bütün İslam alemine yaptığı cihad çağrısının ardından aralarında İran ve Irak’ın da olduğu pek çok müslüman ülkede saklanan biyolojik silahların kullanılmaya başlandığını açıkladı. Şu anda saldırıların kesin olarak nereye yapıldığı belirsiz, ancak bütün dünya ülkeleri alarmda...”

 

“Amerika Birleşik Devletlerin’in Washington DC eyaletinde bulunan Beyaz Saray’a düzenlenen hava saldırısında devlet başkanı ve pek çok delegenin öldüğü açıklandı. Pentagon’dan yapılan acil açıklamayla ordunun yönetimi ele aldığı belirtildi, ancak güvenlik sistemlerindeki bu korkunç açığın neden kaynaklandığı henüz belirsiz...”

 

“Beyaz Saray’a yapılan saldırıların ardından bu gece Ankara’dan gelen kararla Türkiye’nin de kesin olarak savaşa girdiğini açıklaması, uzun süredir devam eden Orta Doğu çatışmalarının resmi olarak Üçüncü Dünya Savaşı adı altında devam edeceğini işaret ediyor...”

 

“Atlantik Okyanusu’nun kuzeyinde bulunan Bermuda’da başlayıp kıyı ülkelerini aniden vuran kasırgaların ilk saatlerinde şimdiden 300.000’den fazla ölü olduğu açıklandı...”

 

“Bir saat önce Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir açıklamayla birkaç hafta önce ilk defa domuzlarda tespit edilen grip virüsünün bulaşıcılık seviyesinin bir gün içinde 2’den 6’ya çıktığı belirtildi. Şimdilik Domuz Gribi olarak bilinen virüs, insanlık tarihinde ilk defa bu kadar kısa süre içinde hava yoluyla bulaşılabilir hale gelen tek hastalık olarak kayıtlara geçti...”

 

“Hint Okyanusu’na bağlı olan ve Arap Yarımadası ile Afrika kıtasını birbirinden ayıran Kızıldeniz’in suları bugün gerçekten kırmızı. Suudi Arabistan ve Mısır’dan alınan görüntülerde Kızıldeniz’in tamamen kızıla döndüğü açıkça görülüyor. Bilim adamları bu ani değişimin nedenini açıklamak için çalışmalarını sürdürürken bilimsel açıklamalardan önce dünyanın dini liderleri bunun kıyametin habercisi olabileceğini belirtti ve tüm insanlığı ibadete çağırdı...”

 

“Vatikan’dan canlı yayınla yapılan konuşması sırasında suikaste kurban giden dini lider Papa XVI. Benedict’in konuşma notları yardımcıları tarafından basına dağıltıldı. Ölümü Hristiyan alemiyle birlikte bütün dini çevrelerde büyük bir şok dalgası yaratan Papa XVI. Benedict’in notlarında yeryüzüne inen meleklerin varlığından ve Arela adındaki bir kılavuzdan bahsediliyor. Haberin ayrıntıları az sonra...”

 

“Papa suikasti sonrası İtalya Ulusal Güvenlik Örgütü’nden gelen resmi açıklamada ‘Arela Melekleri’ olarak bilinen kurumun dini kavramlarda geçen meleklerle bir ilgisi olmadığı, aksine kendilerini ‘melek’ olarak adlandıran bu örgütün dünyanın en büyük ve en eski terör örgütlerinden biri olduğu belirtildi. Resmi açıklamaya ek olarak verilen ve iki yüz sayfayı aşan dökümanda belirtilen isimlerin her biri hakkında sorumlu makamlarca öldürme kararı alındığı belirtildi. Şimdi dökümanda verilen isimleri ekranlarınıza getiriyoruz...”

 

“Dünya’nın dört bir yanındaki Ulusal Güvenlik Örgütlerinin yaptıığı açıklamaların ve haklarında idam kararı alınmış isimlerin açıkça dünya televizyonlarında yayınlanmasının ardından savaş ve hastalıklardan sonra dünya bir kez daha kaosa sürüklendi. Aralarında ünlü devlet adamları ve sanatçıların da yer aldığı terör örgütü mensuplarının çoğundan henüz bir haber alınamamışken sevdiklerinin büyük bir küresel komploya gittiğini iddia eden insanlar dev gruplar halinde sokaklarda gösteriler düzenlemeye başladı. Şu ana kadar 50.000’e yakın can kaybının olduğu ve göz altına alınanlarının sayısının her saniye arttığı belirtildi....”

 

“Sevgili seyirciler, şu anda elimize ulaşan acil bir uyarıyla haber bültenimizi kesiyoruz. Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği’nin ortak olarak hazırladığı, adı İnsanlık Kararnamesi olarak geçen genelgenin ilk şartı olan ve  ikinci bir emre kadar küresel olarak sürdürülecek sokağa çıkma yasağının şu an itibariyle başladığını hatırlatıyor ve İnsanlık Kararnamesi’nin tam metnini içeren kayıt ile yayınımıza devam ediyoruz...”

 

 

“...ve İnsanlık Kararnamesi’nin tam metnini içeren kayıt ile yayınımıza devam ediyoruz...”

Raphael uzanarak radyonun sesini kapatırken direksiyon başındaki Paul ile göz göze gelir, sarışın ölümlü yanındaki meleği süzerken sorar:

“Şimdi ne olacak? Hastalıklar, savaşlar, kan kırmızısı denizler... Birazdan da bir meteor gelip Dünya’ya çarpacak ve hepimiz ölecek miyiz?”

Raphael sessiz kalırken arkada oturan Eliza ikisinin arasından yaklaşarak Raphael’e bakar. “Raphael?”

“Bilmiyorum Eliza, hiçbir şey göremiyorum.”

Eliza başını eğerek alnını Raphael’in omzuna yaslarken birazdan Paul arabayı yavaşlatır ve yolun ilerisindeki polis barikatını gösterir. “Ne yapacağız?”

“Daha fazla yaklaşma, sağa çek.”

Eliza’nın dediği gibi Paul arabayı sağa çekip durdururken barikattaki araçlardan biri hareket ederek onlara doğru gelmeye başlar. Eliza yanındaki silahı tutarak parmağını tetiğin önüne getirip beklerken Paul de direksiyonu bırakmış, eli bacaklarının arasında duran silahtadır. Biri ölümlü olan iki silahlının yanındaki Raphael sadece arabanın gelişini izliyorken birazdan uzunları yakmış olan polis arabası önlerine geçip paralel olarak durduğunda Raphael kapıyı açar, ama Eliza uzanarak onu kolundan yakalar. “Ne yapıyorsun?”

“Ben işaret verdiğimde Paul’ ü de alıp ortadan kaybol—“

“Yapamam!”

“Yapabilirsin, güçlerin sınırsız Eliza—“

“Ben cisimlenebilsem bile Paul’e bir şey olursa—“

Paul dehşetle dönerek Eliza’ya bakarken itiraz edecek olur, ama o daha bir şey söyleyemeden Raphael arabadan çıkar. Eliza silahını daha da sıkı kavrayarak Raphael’i izlerken Paul hiç olmadığı kadar gergin, uzaklaşan meleğe bakarak arkadaki Eliza’ya sorar:

“Neden polislere ateş açıp kaçmıyoruz?”

Eliza, gözleri Raphael’den sonra arabadan inen polisi takip ederken cevaplar:

“Eğer bugün bir insanı öldürürsem ben de ölürüm, Raphael beni koruyor.”

“O yüzden benim ölü ya da sağ olmamla ilgilenmiyor.”

“Raphael’in sana karşı bir garezi yok, elbette ilgileniyor.”

Paul sesini çıkarmadan kendi kendine bir surat yaparak önüne bakmaya devam ederken Eliza onu görmemiş, hala Raphael’i izliyordur. Polis ve Raphael sakince konuşuyorken Paul kaşlarını çatarak sorar:

“İşaret verirsem dedi, ama işaretin ne olduğunu söylemedi. Nereden anlayacağız?”

Eliza da bunun üzerine kaşlarını çatarken bir an sonra Raphael’in önündeki polis boğazını tutarak kanlar içinde yere yığılırken Eliza’nın gözleri büyür. “Böyle anlayacağız! Şimdi!”

Paul dehşetle oturduğu yerde dikleşirken biraz sonra Eliza koluna yapıştığında yutkunarak gözlerini kapatır...

 

 

{ Saltillo – A Simple Test }

 

Açıldığı gibi aniden kapanan televizyonla Faye derin bir uykudan uyanırmış gibi irkilirken siyah ekrana bakar ve hemen ardından bir şey söylemek için kardeşi Dante’ye döner, ama o anda hastanedeki yangın alarmları çalmaya başlarken sessiz koridorları kulakları tırmalayan alarm sesiyle birlikte büyük bir telaş doldurur.

“Anne! Uyan! ANNE!”

Faye yataktaki Catrin’e sarılarak onu kaldırmaya çalışıyorken biraz sonra odaya Biana ve Azrael girdiğinde Calden onların yolundan çekilir.

“Bana bırak,” Azrael yataktaki Faye’i omzundan tuttuğu gibi kenara iter ve Catrin’i daha yatağa düşmeden tutarak kaldırırken avucunun içini baygın meleğin alnına bastırır. “Catrin!”

Ölüm Meleği’nin dokunuşu ani bir şokla Catrin’i kasarak uyandırırken Muzice meleğinin masmavi gözleri dehşetle etrafına bakar. Onun uyandığını gören Faye tekrar yatağa atılırken arkadaki Biana dışarıyı işaret eder. “Neler olduğuna bakmaya gidiyorum.”

Azrael başını salladıktan sonra Biana odadan çıkar ve odalarından çıkan insanlara aldırmadan hızlı adımlarla koridorda ilerlerken birazdan ona Adler de katılır. “Yapabileceğimiz bir şey olmalı—“

Biana başını sallarken telaşla önüne atlayan insanları nazikçe kenara iterek ilerliyordur. “Önce neler olduğunu görelim, çıkması kolay—“

“Biana!”

Biana bir anda itildiğinde ne olduğunu anlamaz, ama hemen sonra Adler’in alnında giren kurşunun çıkardığı kan yüzüne sıçrayıp uzun boylu adamla birlikte yere düştüğünde kasılarak onu tutar.

Kattaki insanların çığlıklarıyla hareket bir an dururken hemen sonra birisi önündekileri ittirerek tekrar koşuşturmaya başladığında her şey tekrar canlanır. Ölüm ve Yağmur meleği olup bitenleri anlamak için gözlerini kırpıştırarak üzerine akan kana bakıyorken o anda hemen karşısında çok tanıdık bir kahkaha duyulduğunda kanı donarak başını kaldırır.

“Tam isabet!” Kaia ellerini çırparak olduğu yerde zıplar ve önünde dikilen güvenlik görevlisini iterek yere düşürürken Biana az önce Adler’i vurmuş olan adamın da kafasında bir delik olduğu görür.

“Önce öldürüyorum, o zaman kullanması daha kolay oluyor!”

Kaia, zamansız güzelliği parlayarak gülümserken Biana’nın önünde eğilerek başını hafifçe eğip Adler’in başının arkasından ona bakar.

“Beni gerçekten yukarıda hapis tutabileceğinizi mi sandınız?”

Biana hala şoktayken Kaia dudaklarını büzerek hüzünlü bir ifadeyle Adler’in başını okşar. “Yazık. Böcekler hala çok saf.”

Dünya üzerindeki ilk ve tek vampir melek masmavi gözleri tehlikeyle parlayarak tekrar sırıtırken bir an sonra aniden kaşlarını çatarak sağına bakar ve o anda ortadan kaybolurken onun beynine hedeflenmiş bir kurşun boş duvara saplanır. Lucas elindeki silahı indirirken Biana da ona bakıyor, elinin tersiyle yüzündeki kanları silerek Adler’in cesedinden sıyrılır.

 

 

Raphael önündeki adam yığıldığı anda arkasını dönerek arabadakilere bakar, ama Eliza’nın çoktan ortadan kaybolduğunu görünce dehşetle tekrar yerdeki cesede bakar.

“Raphael!”

Raphael irkilerek başını kaldırır ve barikatın tarafından ona ilerleyen adamı görünce yerdeki ölü polisi geçerek ilerler. “Wallace?”

Wallace başını sallar ve elindeki silahlardan birini Raphael’e uzatır, ama diğer melek kabul etmezken Wallace omzunu silkerek iki silahı da beline sıkıştırır. “Kaia’ya göz kulak olmamı söylemiştin, oldum. Buradaydı, ama yakalayamadım, o sırada siz geldiniz—“

“Adamı öldürdün...”

Wallace arkadaki cesede baktıktan sonra gerideki diğer arabaları gösterir. “Ölen bir tek o değildi, hepsini tekrar öldürmek zorunda kaldım.”

Raphael kaşlarını çatarak karmakarışık bir ifadeyle sorar:

“Tekrar?”

“Ben geldiğimde zaten ölüydüler. Kaia’nın yeni oyunu bu. Aşağı indiğinden beri insanları öldürüp sonra akıllarına giriyor. O adamı ben tekrar kesmeseydim, o sizin işinizi bitirecekti. Teknik olarak kimseyi öldürmedim.”

Raphael tek eliyle alnını sıvazlıyorken konuşur:

“Seni görmedim bile.”

Wallace gülümser. “Michael’in aklama hediyesi. Hızlıyım.”

Raphael rahatlayarak iç çekerken Wallace’ın memnun ifadesi biraz sonra solar. “Raphael, Kaia’nın aşağı inebilmesinin tek sebebi kehanet. Son geliyor.”

“Biliyorum. Diğerlerini bulmamız gerek. Ben Azrael’in yanına gidiyorum, sen Eliza’yı bul, şehir dışındaki bir eve gittiler. Adres arabanın torpido gözünde, orada buluşuruz.”

Wallace başını sallar ve arabaya ilerlerken Raphael de ortadan kaybolur.

 

 

Silah seslerini duyduğu anda Azrael odadan dışarı fırlamış, koridorun sonunda kanlar içinde yatan Adler’i ve ondan sıyrılan Biana’yı görürken diğer yana baktığında elindeki silahla öylece bekleyen Lucas’la göz göze gelir. Lucas’ın arkasında silahı elinden alınmış olan Benn duruyor, onun yanındaki Karin ise iki elini de sımsıkı ağzına kapatmış, büyümüş gözlerinden yaşlar akarak koridordun sonundaki Adler’e bakıyordur.

Azrael ilerler ve Lucas’ın elinden silahı koparıp alırken mavi gözlü genç adam buz gibi bir sesle konuşur:

“Kaia buradaydı.”

Azrael elindeki silahı sıkarak kaşlarını çatarken başını iki yana sallar ve itiraz etmek için konuşacak olur, ama hemen o sırada Calden’in sesi duyulur. “Üzgünüm, ama doğru. Jensen’ı öldürüp çıkmayı başarabilmiş—“

Azrael hiddetle arkasını döner, silahı kaldırarak ilerler ve Calden’in alnının ortasına dayarken sıktığı dişlerinin arasından konuşur:

“Başarabilmiş? Asırlardır esir tuttuğumuz bir melek Divan zindanlarından kaçmayı başarabilmiş, öyle mi? Hem de en güçlü gardiyanı, Jensen’ı öldürerek...”

Calden gözlerini kaldırarak alnına dayalı, hala sıcak olan metale bakar, sonra bakışlarını tekrar Azrael’e indirir. “Kaia’nın aşağı inebilmesiyle benim hiçbir ilgim yok. Bilerek onun gibi bir tehlikeyi insanların arasına salacak kadar saf değilim—“

Azrael silahı daha da bastırarak Calden’in başını ittirirken genç adam kapının eşiğine dayanır. “Öfkeni anlayışla karşılıyorum Azrael, ama seni de cezalandırmam gerekirse—“

“Kes sesini! Kaia’nın orada keyfi için kaldığını bilmiyor muydun?”

“Kaia orada elbette keyfi için kalmıyordu, esirdi, çaresizdi—bugüne kadar! Kehanet gerçek oluyor, farkında değil misin Azrael?”

Azrael dişlerini sıkarak dudaklarını birbirine bastırıyorken Calden uzanarak alnına dayalı olan silahı tutar ve yavaşça geri çekerek indirirken onların yanında gelen Faye sorar:

“Ne kehaneti?”

Calden başını çevirerek ona bakarken sakince açıklar:

“Sonu söyleyen kehanet. Canı kıymetliden doğmuş olan ilk mucizenin yüreği şeytanın eline geçerse son yakındır—“

“Benim yüreğim Lucifer’in eline geçmedi, hala size bağlıyım! Sadece ölümümü geciktiriyorum, görmüyor musun!?”

“Hamilesin Faye.”

Faye cevap verecek doğru kelimeleri bulamazken başını eğerek karnına bakar, eliyle dokunur, bastırır, ama hiçbir şey hissetmezken tekrar Calden’e baktığında başını iki yana sallar. Melekler’in başı, onların güçlerini kontrol eden, ruhlarının sahibi olan Divan Başkanı başını sallar.

“Lucifer’in çocuğuna hamilesin. Sen vermesen de yüreğin artık onun elinde.”

Faye, yer ayağının altından kayıyormuşçasına sendelerken bir an sonra arkasında beliren Raphael onu tutar ve Azrael’e bakar. “Neler oluyor?”

Azrael elindeki silahı yere atarken diğer eliyle Faye’i gösterir. “Lucifer’in çocuğunu doğuracak. Bitti Raphael, yine kaybettik.”

Raphael kollarındaki Faye’i daha sıkı tutarken Azrael ortadan kaybolur...

 

 

Isabel ne olduğunu anlamak için Sam ve Megan’ı bekleme odasında bırakıp yukarı çıkmış, ama o karmaşanın arasına girmekten son anda kendini kurtarmışken en son Faye’le ilgili söylenenleri duymuş, şimdi tekrar bekleme odasına gelmiş, kapıyı çalarak kilidin açılmasını bekliyordur. Birazdan Sam kapıyı açtığında Isabel onunla birlikte içeri girer.

“Eğer gerçekten yangın varsa hepimiz ızgara olacağız, gidelim artık Isabel.”

Isabel, Sam’i omuzlarından tutup tekrar içeri ittirirken başını iki yana sallar. “Yangın falan yok, insanlar delirmiş, duymadınız mı dünyanın sonu geldi.”

“Onun için kaçmamız lazım!”

Isabel, Sam’i zaptetmeye çalışıyorken Megan telefonunu odanın farklı yerlerinde havaya tutarak sinyal almaya çalışıyordur. “Daha bir iki saat önce tam çekiyordu...”

“Hükümetin işidir. Gereksiz iletişimi kesiyor olmalılar.”

Megan, iç çekerek telefonunu indirip cebine koyarken hala ona bakan Isabel’le göz göze geldiğinde bir anda kulağına fısıldanırmış gibi duyduğu şeylerle irkilir.

 

Faye Lucifer’den hamile kalmış. Kaia tekrar aşağı inmiş, insanların aklına girip rastgele adam öldürüyor. Adler ölü, Azrael gitti, işler sarpa sarıyor, Sam’i buradan uzaklaştırmamız gerek.

 

Megan şokla gözleri açılarak bir an Sam’in sırtına bakar, sonra tekrar Isabel’e dönerken Karanlık ve Korku Meleği hafifçe başını iki yana sallar.

 

Sakın korkudan bayılayım deme Megan, sakın. Gerekirse diğerlerinden ayrılıp kendimiz bir yere kaçacağız. Etrafta rastgele kurşunlar uçuşuyor, artık insanlara da güvenemiyoruz, bütün bunların arasında Sam’e bir şey olursa...

 

Megan rengi atarak başını sallarken hızla eliyle yüzünü sıvazlar ve derin bir nefes alıp pencereden dışarı bakan Sam’in yanına gider. “Camlardan uzak dur Sam...”

Sam, Megan’ın elini tutarak odanın ortasına doğru ilerlerken Isabel’i de diğer yanına alır. “Birisi gelip bizim kafamıza sıkmadan önce buradan çıkmamız lazım.”

Isabel az önce Adler’in aynen o şekilde ölmüş olduğu gerçeğini Sam’le paylaşmazken sadece başını sallar. “Harekete geçmeden önce düşünmemiz gerek, nereye gidebiliriz?”

“Ben nereye gideceğinizi biliyorum.”

Conrad’ın bir anda gelen sesiyle üçü de irkilerek birbirlerine tutunurken Isabel biraz sonra Sam’in kolunu bırakıp Ruh Toplayıcı’ya döner. “Nereye gidecekmişiz?”

Conrad cevap vermeden kapıyı odanın kapısını açar ve dışarıyı işaret ederken Isabel önden ilerler ve bomboş koridoru gördüğünde şaşkınlıkla tekrar Conrad’a bakar. “Sen mi yaptın?”

“Allegra.”

Isabel gülümseyerek önüne döner ve boş koridorlarda yürürken onun göremediği şeyler de onu göremiyor olmalıdır. Isabel’in arkasından Megan ve Sam de Allegra’nın ilüzyonunda yürümeye başlarken alt kata indiklerinde de yine boş koridorlarla karşılaşınca Megan sorar:

“Diğerleri nerede?”

“Herkes cisimlenerek gitti. Siz en gençlerisiniz, cisimlenirken ölmemeniz için bunu ayarladık—hayır Isabel, asansörler olmaz. Merdivenleri kullan.”

Isabel elini düğmeden son anda çeker ve tekrar merdivenlere dönerken Conrad’ın önünden yürüyen Sam arkasını dönerek Ruh Toplayıcı’ya bakar. “Dokunabilir miyim?”

Conrad kaşlarını çatarak önündeki ölümlüye bakar. “Hayır?”

Sam bir şey söylemeden önüne döner. İki kat sonra çıkışa geldiklerinde Isabel hastanenin dışına çıkar ve bomboş sokakları görürken hayretle etrafına bakar. “Bu çok büyük bir şey Conrad. Allegra nasıl dayanıyor?”

Conrad neredeyse gurur denebilecek bir gülümsemeyle yolun karşısındaki arabayı gösterirken cebinden anahtarları çıkarıp Isabel’e atar. “Sen kullanıyorsun—“

“Ben öne oturacağım—“

“Hayır.”

“Hayır!”

“Hayır Sam!”

Sam etrafındaki bütün meleklerin itiraz etmesiyle ellerini kaldırarak arkaya geçerken Megan onun yanına oturur, Conrad da öne geçerken Isabel kontağı çevirip yola çıkar.

“Asansörleri kullanamıyorum, ama arabayla gidiyorum, nasıl oluyor?”

Conrad her kavşağa yaklaştıklarında yeşile dönen ışıkları izliyorken cevaplar:

“Çok kolay olmuyor, dikkatli kullan. Boş sokaklar zor değil, ama arabayı saklamak biraz güç.”

Sam yanlarından geçtikleri boş binaları izliyorken Megan uzanıp elini tutuğunda ona döner ve arkadaşını çekerek başını omzuna yatırırken Isabel dikiz aynasından bir an ikisine bakıp sonra yola döner.

 

 

{ One Republic – All Fall Down }

 

Gabriel’in öldüğü eve dönen Faye merdivenleri inip bodrum katına girerken Gabriel’in boş kalan zincirlerini inceleyen Lucifer’i bulduğunda merdivenlere giden kapıyı kapatarak ona ilerler.

“Lucifer.”

Lucifer zincirleri bırakıp arkasını döner ve karnına doğru bir hançer tutan Faye’i gördüğünde ifadesi donar. “Yapma.”

Faye tıpkı Gabriel’in ruhunu parçaladığı o andaki gibi bembeyaz bir elbisenin içinde, hançeri biraz daha etine bastırırken konuşur:

“Demek ki istesem yapabiliyorum. Bana bıraktığın tohum ölümsüz değil mi yoksa?”

Lucifer gri bakışlarını hançerden alıp Faye’in yeşil gözlerine kaldırırken usulca sorar:

“Sen de hissetmeye başladın, değil mi?”

Faye duruşunu değiştirmiyorken Lucifer hafifçe gülümser. “İçindeki ikinci ruhu hissediyorsun, o senin de bir parçan Faye. Benim karanlığım olduğu kadar senin aydınlığın da var. Onu oraya koymama sen izin verdin, bana karşı çıkmadın, kendini bıraktın. Üstelik o anda hala apaydınlık bir melektin. Ruh eşin ölürken sen kendini bana verdin.”

Faye’in hançeri tutan eli titriyorken siyah saçlı melek sivri metali biraz daha kendine bastırır. “Şeytan’ın çocuğunu doğuramam—“

Faye daha lafını bitiremeden Lucifer onun önünde bitmiş, parmak uçlarını güzel meleğin dudaklarına bastırırken başını iki yana sallar. “Sen ne istersen o olurum. İstersen tekrar Gabriel’i geri alabilirsin.”

Lucifer’in yüz hatları yumuşar, gri bakışları toprak rengine dönerken biraz sonra Faye, Lucifer’in yerindeki Gabriel’e bakıyor, gözlerinden yaşlar süzülerek başını iki yana sallar. “Yapma.”

“Lea, sonsuza kadar burada kalabilirim—“

“Yapma! Onu kullanma! Yine Lucifer ol!”

Gabriel onu dinlemiyor, uzanarak Lea’sının yüzünü elleri arasına alırken Faye dokunuşla titreyerek hançeri elinden düşürür ve o sırada Gabriel eğilirken Faye de ona uzandığında dudakları birleşir.

Faye iki eliyle Gabriel’in başını tutuyor, saçlarını sıkarak dudaklarını onun dudaklarına bastırıyordur. Gabriel onu belinden kendine çekmiş, elleri beyaz kumaşın üzerinde kayıp gidiyor, kokusuyla, sesiyle, her şeyiyle Gabriel olarak kollarındaki kadını hem sevip, hem de en büyük işkenceyi ediyordur.

İkisi nefessizce öpüşüp sonunda ayrılabildiklerinde Faye ağlayarak onu üzerinden iter. “Hayır—“

“Lea—“

Faye elini savurarak karşısındaki adamın suratına bir tokat geçirirken hemen sonra tekrar Lucifer’in gri gözleri ona baktığında Faye ağlayarak ellerini karnına bastırır. “Bu çocuğun doğmasını istiyor musun? Gerçekten, bütün ruhunla, eğer varsa kalbinle? Söyle Lucifer!”

Lucifer başını sallarken Faye tek eliyle onun yakasına yapışarak kendine çeker. “Kelimelerle, konuşarak, sesini çıkararak—“

“İstiyorum! O benim oğlum.”

Faye titreyen eliyle Lucifer’in boynunu tutarken başını eğerek onun göğsüne yaslar. “Bu çocuk doğarsa ikimiz de öleceğiz. Bana ancak bunun sözünü verirsen—“

“Hayır—“

O anda Faye boynundan tutuğu adamı tüm gücüyle iterek yerdeki hançeri tekrar kaparken Lucifer onun gerçekten batıracağını gördüğünde atılır. “HAYIR!”

Faye ayaklarının dibine düşen Lucifer’e bakıyorken yerdeki adam Faye’in hançeri tutan elini yakalamış, gri gözleri korkuyla titreyerek  başını kaldırır. “Yapma, lütfen...”

Faye öfke ve korkuyla karışık bir hayretle ondan merhamet isteyen Şeytan’a bakıyorken kısık bir sesle sorar:

“Ben bu çocuğu doğursam da doğurmasam da dünyanın sonu geliyor. Melekler yine kaybediyor. İstediğin bu değil miydi!? Bizi öldürmek, bitirmek, zayıf olduğumuzu kanıtlamak? Daha ne istiyorsun?”

Lucifer yere tutunarak kalkarken hala Faye’in elini tutuyor, yüzünde buz bir gülümsemeyle cevaplar:

“Doğru söylüyorsun. Bu çocuğun olması sizin yenilginizi değiştirmeyecek. Canı kıymetliden doğan, sen, bir kez bana kendini verdin, ruhu bana sattın. Arela soyunu sen bitirdin Faye, ben sadece bana ait olanı istiyorum, oğlumu.”

Faye başını eğerek tekrar karnına bakarken hançeri tutan elini indirir ve Lucifer de elini kendine çekerken konuşur:

“Şeytan’ın çocuğu da olsa bir canı taşıyabilecek kadar aydınlık olan ruh sadece seninki. Benim kanımı içmen ve o aydınlığı mühürlemiş olman bunu değiştirmiyor. Yaşadığın tüm hayatlar boyunca bunu bekledin, kendi ruhundan bir parçanın içinde olduğunu hissetmeyi, onun büyümesini görmeyi... Mucize ya da değil, senin olan bir şeye sahip olmak istedin.”

Lucifer uzanarak elini Faye’in karnına koyarken yeşil gözler grilerle karşılaştığında sarışın adam konuşur:

“Kendini ve bu çocuğu feda etmen hiçbir şeyi değiştirmeyecek Faye. Sana her zaman istediğin şeyi veriyorum, görmüyor musun?”

Faye titrek bir iç çekişle başını sallarken Lucifer gülümser, ama o anda Faye elindeki hançeri hızla kaldırıp onun kalbine sapladığında Lucifer nefesi kesilerek karşısındaki kadına bakar. Faye onun gözlerinin solduğunu gördüğünde hançeri biraz daha itip çevirirken sıktığı dişlerinin arasından konuşur:

“Aydınlık ruhun ya da isteklerin hiçbir işe yaramadığını anlayacak kadar insan olarak yaşadım Lucifer. Ne yazık ki sen hala o kadar meleksin, hala o kadar safsın ki kalbini korumayı bilmiyorsun.”

Lucifer kasılarak dizlerinin üzerinde yere çökerken Faye de onunla birlikte çöker ve hançeri bir kez daha çevirirken ruhsuzca gülümser. “Belki de ruhunun bir parçasını bana bırakıp kendini yormamalıydın. Tıpkı diğer zamanlarda olduğu gibi kaosu yaratıp bir kenara çekilmeliydin. Kimsenin bulup öldüremediği bedenin içinde ruhun sonsuza kadar yaşarken diğer melek soyunu beklemeliydin.”

Lucifer’in göz pınarlarından koyu kırmızı kan sızmaya başlarken Faye daha da gülümser. “İşe yarıyor, değil mi? Gerçekten ölüyorsun. Bütün melek soylarından daha çok insanların arasında yaşayan bir melek için bu kadarı bile büyük bir başarı, ama artık bitti. Bütün kapılar kapalı, ruhun nereye gidecek Lucifer?”

Faye parmaklarının üzerinden akıp giden kana bakarken hala Tanrı’nın meleği olan Lucifer’in ruhu da siyah beyaz fark etmeksizin, bütün kardeşleri gibi gidecek bir yer bulamadan eriyerek kaybolur...

 

*

 

Yarım saat önce

 

“Buradan ayrılmayın, ben diğerleriyle konuşacağım.”

Faye ve Catrin başlarını sallayarak onaylarken Raphael odadan çıkar, kapı onun ardından kapandığında odada Azrael belirir.

“Faye, konuşmamız gerek.”

Azrael’in kesin tonuyla Faye korkarak annesinin ellerini daha sıkı tutarken odadaki Ölüm Meleği bir iskemle çekip onların hemen karşısına oturur ve yoktan var olan bir hançeri Faye’e uzatır.

“Bunu alıp Lucifer’i öldürmeni istiyorum. Tam kalbine saplayacaksın.”

Faye ve Catrin boş bakışlarla Azrael’in uzattığı hançere bakıyorken siyahlar içindeki melek keskin gümüşü biraz daha uzatır. “Ne bekliyorsun? Al—“

“Lucifer’i öldüremem.”

“Öldürürsün. Şu anda istesen beni bile öldürürsün. Ruhlar bedenleri öldükten sonra kabul edilmiyor, hatırladın mı?”

Faye bakışlarını hançerden alıp Azrael’in koyu renk gözlerine kaldırırken kendiden hiç emin değil, sorar:

“Lucifer’in ruhunun zaten kabul edilmediğini sanıyordum...”

Azrael sonunda hançeri onun dizinin üzerine bırakıp arkasına yaslanır. “Lucifer şu ana kadar hiç ölmediği için ruhu geri alınmadı, evet, ama o da bir melek, Dört Büyükler kadar eski bir melek, ruhu hala korunuyor.”

Faye elini dizinin üzerindeki hançere koyarken siyah saçlı meleğin yanındaki en kıdemli melek sorar:

“Divan’ın ruhları kabul etmemesine bu yüzden itiraz etmedin.”

Azrael başını sallar. “Eğer biz ölebiliyorsak Lucifer de şu an en az bizim kadar ölümlü, sadece onu yakalamak gerekiyor. Ben asırlardır Lucifer’le karşı karşıya gelmedim, bundan sonra da geleceğimi sanmıyorum. Lucifer aptal değil.”

“Ve benden senin bile öldüremediğin bir meleği öldürmemi istiyorsun?”

Azrael tekrar Faye’in gözlerinin içine bakar. “Ruhunu sadece Pandora’yı öldürmek gibi basit bir şey için sattığını sanmıyorum. Tabii yanılıyor da olabilirim, ama az önce Başkan’ın suratına hala bizim tarafımızda olduğunu söylediğinde oldukça inandırıcıydın.”

“Hala sizin tarafınızdayım!”

“O zaman bana güven, o hançeri al ve Lucifer’i bul. Karnında taşıdığın o çocuk oraya boşuna koyulmadı. Lucifer seni en zayıf noktandan yakaladı Faye. Başka biri Lucifer’den hamile olduğunu öğrenseydi o elinin altında duran hançeri çoktan karnına saplamıştı.”

Faye titreyerek elini çekerken Azrael başını sallar. “Eğer Lucifer de en az senin kadar o çocuğa önem veriyorsa, onun zayıf anını yakalayabilirsin—“

“Çocuğu öldürmeyeceğim.”

“Orası senin seçimin. Hançeri Lucifer’in kalbine sapladıktan sonra istersen sakla, istersen kendini de öldür—“

“Azrael!”

Ölüm Meleği itiraz eden Catrin’e bakarken bir süre sessiz kalır, sonra tekrar hançeri işaret ederek konuşur:

“Çocuğu öldürmekle tehdit et. Lucifer yeryüzüne indiğinden beri kendi soyunu gerçekten devam ettirmeyi hiç denemedi. Zamanlaması muhteşem, ama artık kaybedecek bir şeyimiz kalmadığı için bizim durumumuz da oldukça uygun—“

“Hayır. Faye, yanımda kal. Lucifer seni öldürür...”

Catrin kızının ellerine sarılarak onu kendine çekerken Faye de ona tutunur, ama gözleri hala Azrael’in üzerindeyken Ölüm Meleği’nin sesini duyar.

 

Eğer tek bir şansımız varsa o da sensin. Bugün buradan kimse sağ çıkamayabilir, en azından biz yıkılacaksak Lucifer de bizimle birlikte yıkılsın. Kaybedecek neyimiz kaldı?

 

Faye bakışlarını kaçırarak annesine sarılırken biraz sonra Catrin’in kolları boş kaldığında Azrael uzanarak Güneş ve Mucize’nin ellerini tutar. “Başka çaremiz yoktu—“

Catrin ellerinin üzerindeki elleri savurarak ayağa kalkar ve odadan çıkarken Azrael ortadan kaybolduğunda Ölüm’ün oturduğu iskemle devrilir.

 

* * *