![]() XXX. Melek Olmak
{ Saltillo – A Necessary End } Gün doğumuna
yakın, Isabel arabayı bomboş, taşlık bir alanın ortasına getirip durdururken
Conrad onaylayarak arabadan iner, diğerleri de onu takip ederken biraz ilerde
onları bekleyen, beyaz hırkası, kahverengi parlak saçları ve açık renkli
gözleriyle Masumiyet ve Hayal meleği Allegra gülümser. “Hoş geldiniz...” Sam ve Megan
gülümserken Isabel etrafına bakıyor, hoş gelecek hiçbir şey göremeyince
Allegra’ya bakar. “Tam olarak nereye geldik?” Allegra arkasını
döner ve boşluğa elini uzatıp bir şeyi tutarken o anda iki katlı bir ev gözlere
görünür olur, Allegra kapıyı açıp tekrar konuklarına dönerken eliyle içeriyi
işaret eder. “Eve hoş geldiniz. Geçin lütfen, herkes sizi bekliyor.” Isabel önden
girer, Sam ve Megan da onu takip ederken geride kalan Conrad, Allegra’nın
yanına gelmiş, asırlar önce ilk defa dokunduğu küçük kızın önünde dururken koyu
renk gözlerinin içi parlayarak ona bakar. “Yoruldun mu?” Allegra rahat,
başını iki yana sallar. “Hayır, alışkınım biliyorsun.” Conrad başını
sallarken Allegra’nın yüzüne dokunmak için elini kaldırır, ama her seferinde
olduğu gibi yine kararsız kalırken Allegra gülümseyerek onun elini tutar ve
kısacık bir süre yanağına koyup çekerken hissettiği hafif acıyla ürpererek
hırkasını biraz daha kendine sarar. “Biz de girelim...” Conrad başını
sallayarak onayladığında Allegra döner ve eve girer. İçerideki melekler en son
Catrin’in evinde toplandıkları zamandan iki kişi eksik, iki kişi fazla,
sessizce oturuyorlardır. Fazlalıklardan
biri olan Paul, Eliza’nın dibinde oturmuş, uslu bir çocuk gibi hiç sesini
çıkarmadan bekliyorken ondan daha eski, ama uzun zamandır ortalarda görünmeyen
ikinci fazlalık olan Wallace sağ gözüne bastırdığı bir buz torbasıyla önüne
bakıyordur. Wallace’ın yanındaki Lucas da sağ yumruğuna bir torba buz
bastırıyor, içeri girenlere bakarken Sam hafifçe yüzünü buruşturarak kendi
burnunu gösterir. Dış kapı kapanıp
ev tekrar bütün gözlerden saklanırken Allegra kapıya yakın koltukların birine
oturup Catrin’e bakar. En kıdemli melek, Güneş ve Mucize artık solgun, siyah
saçları omuzlarına sardığı battaniyenin üzerinden kollarına akıyorken, sadece
pencereden dışarı bakıyordur. Allegra iç çekerek bir an daha Catrin’i izlerken
hemen sonra onun yanında oturan Raphael’e döner. “Ne yapabiliriz Raphael?” Raphael
dirseklerini dizlerine yaslamış, parmaklarını birbirine geçirerek derin bir
nefes alırken başını iki yana sallar. “Bilemiyorum. Sonsuza kadar saklanarak
yaşayamayız, değil mi?” Raphael’in
sorusuyla bütün gözler odanın bir ucunda ayakta duran Calden’e döner, Divan
Başkanı kollarını kavuşturmuş, meleklerini izlerken sakince konuşur: “Şu anda dünyayı
ancak bir mucize kurtarabilir.” Bunun üzerine
Catrin yavaşça başını çevirerek ayaktaki adama bakarken gözlerini kısarak
sorar: “Ne demek
istiyorsun?” “İlk defa
Lucifer’in melekleri doğmaya başladığında Elian’ın sana ne söylediğini
hatırlıyor musun?” Catrin başını
sallar, ama ne söylendiğini tekrarlamazken Calden onun yerine konuşur: “Lucifer’in
tohumlarının getirdiği karanlığı silebilmek için Güneş’ten daha parlak bir şey
olmayacağını söylemişti. Şimdi de aynı şey geçerli Catrin. İnsanları bu kaostan
kurtarabilmek için mucizenin kendisinden daha uygun ne olabilir?” Catrin’in
bakışları bir an için dalar, sonra genç kadın tekrar Calden’e odaklanırken
başını sallar. “Hiçbir şey...” Divan Başkanı
gülümserken onların ne konuda anlaştığını fark eden Zeka ve Cesaret meleği
Dante ayağa fırlar. “Hayır anne! Kendini feda etmeyeceksin! Bir kez daha
olmaz!” Catrin elini
oğluna uzatırken Dante ilerler ve annesinin elini tutarak yanına otururken
diğer melekler konuşmuyordur. Dışarda güneş yavaş yavaş yükselirken Catrin
kendisi gibi parlak mavi gözlere sahip olan oğluna bakıyor, buruk bir
gülümsemeyle onun yakışıklı yüzünü okşar. “Ölene kadar herkesin bu felaket
içinde yaşamasını mı istiyorsun Dante?” “Felaketlerin yok
olmasını ben de istiyorum, ama artık her kötü olayda en büyük acıları senin
çekmenden bıktım. Ne oluyorsa hep bize oluyor, bizim ailemiz zarar görüyor—“ “Çünkü biz
güçlüyüz, özeliz. Hepimizin bir yaratılış amacı var, benimki de bu.” Dante gözleri
dolarak başını indirirken annesi uzanarak onun sarı saçlarını öper ve başına
sarılırken Calden’e bakar. “Michael’e ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.” “Bir tek ona
değil, Azrael’e de ihtiyacımız var. Öleceksin Catrin, en azından acını
dindirmemiz gerek.” Bunu duyan Dante
annesinden koparak öfkeyle odadan çıkar, merdivenleri hızla tırmanarak gözden
kaybolurken Catrin’in havada kalan ellerini Sofie indirir ve Dante’nin ardından
yukarı fırlar. Geride kalan melekler mutlak bir sessizlik içinde bekliyorken
odadaki iki ölümlüden birisi olan Sam tereddütle elini kaldırır. “Bir şey
sorabilir miyim?” Bütün bakışlar
Sam’e döndüğünde Kıdemli Ölümlü, Catrin’e bakarak sorar: “Neden ölmek
zorundasın Catrin? Güç senin değil mi? Sonuna kadar kullansan...” “Sonuna kadar
kullanmak demek ruhumu harcamak demek, her durumda ölmek zorundayım Sam.” Güneş ve Mucize
meleğinin sesi o kadar duru, o kadar naziktir ki ölüm bile en güzel şeymiş gibi
duyulurken Sam sessizce başını sallar, o sırada odada Michael belirirken
endişeli bir ifadeyle Catrin’e bakar. “Catrin, yapmak
zorunda değilsin—“ Catrin başını iki
yana sallayıp itiraz ederek Michael’in lafını keser. “Hayır. Eğer bir şey
yapabileceksem yapacağım. Eninde sonunda hepimizi avlayacaklar, bundan geri
dönüş yok Michael. Eğer ihtiyacımız olan bir mucizeyse bende fazlasıyla var.
Ruhum bana boşuna harcamam için verilmedi.” Michael başını
sallarken kararı dinleyen meleklerden biri, Yıldızlar ve Enerji meleği Patrick
sorar: “Peki ne
yapacağız? Salgın hastalıkları, savaşları, kızıla dönen denizleri ortadan
kaldırabilecek nasıl bir mucize olabilir?” Başlar sallanır,
fısıltılar duyulurken Catrin soruyu başka bir soruyla cevaplar: “Sence nedir
Patrick? İçinden ne geçiyor? Ne olmasını dilersin?” Patrick kafasını
kaşıyarak düşünürken biraz sonra merdivenlerin tarafından Dante’nin sesi
duyulur. “Bunların
hiçbirinin olmamış olmasını dilerdim. Sanki biz hiç yokmuşuz gibi, insanların
arasına hiç inmemişiz gibi hayatın devam etmesini dilerdim.” “Zamanı geri
sarmak mı isterdin?” Dante, annesine
bakarak başını sallarken Catrin gözleri dolarak gülümser ve başını sallarken
Divan Başkanı’nın onay vermeyen tonu duyulur. “Zamanla oynamak için sadece
Catrin’in gücü yeterli değil. Üstelik bütün melekleri hiçbir şey olmamış gibi
ortadan kaldırmak kabul edebileceğimiz bir durum değil.” “Mucize yaratalım
diyen sensin, şimdi de hayır diyorsun, ne anladım ben bu işten!?” Sam’in itirazına
bu sefer kimse karşı çıkmaz, aksine herkes onaylayarak başını sallarken Calden
sanki hiç suçu yokmuş gibi ellerini iki yana açar. “Zamanla oynayacaksanız
bedellerine de katlanacaksınız. Ya hep ya hiç.” “O ne demek!?” Artık kimse
karışmıyor, bütün soruları Sam soruyorken ölü bir adamın bedeninde gelmiş ve ne
olursa olsun kendisine zarar gelmeyecek olan Divan Başkanı cevaplar: “Aranızda güçleri
birleştiğinde böyle bir değişime yetecek kadar büyük olan melekler var. Siz
seçilmiş olanlarsınız. Ya diğerleri için güçlü olanlar kendini feda edecek ya
da her şey olduğu gibi devam edecek ve dünya kendi savaşları ve hastalıkları
içinde uzun zaman içinde de olsa toparlanacak, yeni melek soyu inecek—“ “Bizden kendimizi
öldürmemizi mi istiyorsun!? Bilerek, isteyerek!” Sofie’nin ani
çıkışıyla Calden ona dönerken Ateş ve Tutku şu an alev alev, üzerinde durduğu
basamakları öfkeyle inerek Dante’yi itip Calden’in karşısına gelir. “Önce bütün
hatıralarımızı bizden alıp hepimizi savunmasız bırakıyorsunuz, sonra bütün
hepsini geri verip süper güçlü olduğumuzu söylüyorsunuz, ama iş insanlara ve
kendimizi savunmaya gelince yine yasaklı oluyoruz! O da yetmiyormuş gibi şimdi
de bir kurtuluş yolu buluyoruz, ama bu sefer de ya hepimizin ölmesi gerekiyor
ya da bazılarımızın! Ben mi yanılıyorum yoksa Yüce Divan aslında Yüce bir
pislikten başka bir şey değil mi?” “Sizden öncekiler
de çok zor kararlar verdiler—“ “Aptallık
etmişler! Lucifer’in öldüğünü az önce sen söyledin!” Bunu duyunca Sam
ve Megan aynı anda atılırlar. “Lucifer öldü
mü!?” “Hanginiz
öldürdü!?” Sofie ikisine de
bir bakış atınca heyecanlı ikili sönerek susar, Ateş ve Tutku tekrar Calden’e
bakar. “Bundan sonra
bırak da ne istiyorsak onu yapalım.” “Korkarım buna
evet diyebilecek kadar rahat—“ Calden suratına
yine bir yumruk yiyerek geriye doğru sendelerken hemen sonra Sofie de yüzüne
nereden geldiği belli olmayan bir tokat yediğinde odadaki kalabalıktan hayret
dolu sesler çıkar. Divan Başkanı yüzünü tutarak dikleşirken artık kibar
olmaktan vazgeçmiş gibi duruyor, odadaki meleklere bakar. “Arela soyunun en
büyükleri, en güçlüleri sizlersiniz. Buraya hepinizin nasıl sefil olduğunu
görüp zevk almak için inmedim. Divan’dan herhangi birini gönderip size artık
öleceğinizi de söylettirebilirdim—hatta birini göndermeyi bırak hepinizin Arelalarının
içine bırakacağımız bir parça not kağıdı yeter de artardı, ama ben, Yüce Divan
başkanı, asırlar önce ölmüş bir adamın bedenini kullanarak sizin aranıza indim
ve şimdi de size bir çıkış yolu sunuyorum.” “Bizden ölmemizi
istiyorsun!” “Sizden dünyayı
kurtarmanızı istiyorum! Melek olmanızı istiyorum! Siz insan değilsiniz,
Tanrı’nın askerlerisiniz! Yaşamak ya da çoğalmak sizin doğanızın gereği değil!
Gerekirse hepiniz insanlık için bedeninizi, canınızı, ruhunuzun son damlasını
bile vereceksiniz! Lucifer kendi canını ilk insanın canından üstün saydığı için
Tanrı katından kovuldu. Siz geride kalanlarsınız, insanlara hizmet
edenlersiniz. Şimdiye kadar bunu bilerek yaşamış olmanız gerekiyordu! Ne acı ki
bunu size hatırlatmak için ruhlarınızı reddetmek zorunda kaldık...” Odadaki kimsenin
çıtı çıkmıyorken Divan Başkanı son bir kez hepsini süzerek konuşur: “Gün batımına
kadar vaktiniz var. Kararınızı Kalista’ya bildirerek Divan’a
ulaştırabilirsiniz. Eğer hiçbir şey yapmamayı seçerseniz Divan da sizin gibi,
Arela neslinin kurtarılması için bir şey yapmayacak. Ancak eğer önerdiğim gibi
güçlerinizi birleştirerek zamanda bahsettiğiniz değişiklikleri yapmak
isterseniz Michael size bir meleğin varlığını geri almanın nasıl yapılması
gerektiğini açıklayacak. Şimdiye kadar yaptıklarınız için teşekkür ederim, iyi
şanslar...” Mutlak sessizlik
içinde Matt Calden’in bedeni havaya karışarak kaybolurken Tanrı’nın askerleri
bu sefer gerçekten yapayalnız kalırlar... { Sarah McLachlan – Prayer of Saint
Francis } Melekler ve
onların varlığına şahitlik edebilmiş özel ölümlüler odanın ortasındaki
Michael’e bakıyorken yeryüzüne inen en güzel varlıklardan biri olan sarışın
adam da soydaşlarına, kardeşlerine
bakıyor, usul bir sesle konuşur: “Zamanı döndürmek
demek Arela soyunda melek olmuş ruhların her birinin ölümlü bedenlerinden
ayrılması, hiç varolmamış gibi zamanın devam etmesi demek.” “Yani kendi
isteğimizle Arela soyunun sonunu getirmek demek...” Michael hüzünlü
sesin geldiği tarafa bakar ve Amanda’yı onaylarken Aşk Meleği yanındaki
Sofie’nin elini tutarak başını eğer. “Zaman döndüğünde
ruhlarınızı taşıyan ölümlü bedenler serbest kalacak, Arela soyunun zaman içinde
bıraktığı bütün izler silinecek—“ “Çocuklarımız?” Michael soruyu
soran Biana’ya döner ve annesinin yanındaki Kenda’ya bakarken cevaplar: “Zaman dönerken
ruhları feda edilmemiş meleklerin çocukları ölümlü annelerden doğmuşlar gibi
kaldıkları yerden yaşamaya devam edecekler...” Michael cümlesini
tamamlayacak kelimeleri bulmakta zorlanırken Biana onun adına konuşur: “Ama bu bizim için
geçerli değil...” Ayaktaki sarışın
adam başını sallarken bir köşede sessizce dinleyen ölümlülerden en heyecanlısı
yine atılır. “Ne demek geçerli değil? Anlamıyorum, birisi daha az ruhani kelime
kullanarak anlatabilir mi!?” Paul de aynı
şekilde başını sallıyorken Kıdemli Ölümlü’nün atılganlığı bir süre sessizlikle
karşılanır, Sam yine herkesin bildiği ama kendi aklının ermediği bir şeyin
ortasında kalmışken Zeka Meleği’ne döner. “Dante. En zekisi
sen değil misin? Anlat, neler oluyor? Hani bu zaman döndürme bizi
kurtaracaktı?” “Sizi kurtaracak, ama zamanı döndürmek için
çok büyük bir güce ihtiyaç var.” “Geleceğe
Dönüş’teki gibi mi?” Yine garip bir
sessizlik olurken Sam popüler kültürü unutmuş gibi duran meleklere dönerek
açıklar: “Doktor, zaman
makinesini gerekli hıza ulaştırabilmek için benzin yerine uranyum kullanıyordu.
Onun gibi. Zamanı döndürebilmek için Catrin’in gücü benzin oluyor ve yetmiyor,
size uranyum gerek,” Sam tekrar Dante’ye döner. “Anlamışım, değil mi?” Dante gülümsemeden
edemez ve başını sallarken Sam bunun üzerine Michael’i işaret eder: “Bence ondan daha
iyi bir uranyum olamaz.” Melekler başlarını
iki yana salladıklarında Sam ellerini iki yana açarak onlara bakar. “Neden? En
büyük güç onun değil mi? Ya da yine benim anlayamadığım bir şeyler dönüyor.
Dante?” Gözler yine
Zeka’ya dönerken sarışın adam açıklar: “Geleceğe Dönüş’ü
düşün. Zaman makinesini çalıştırabilmek için elinde bir ton uranyum da olsa
akım kapasitörü çalışmıyorsa hiçbir şey yapamıyordun. Dört Büyükler uranyum
olabilir, ama biz akım kapasitörüyüz. Arela soyu olmadan Dört Büyükler işe
yaramaz.” “Ama elimizde
zaten bir akım kapasitörü varken, lütfen alınma Catrin,” Catrin hafifçe
gülümseyerek alınmadığını söylerken Sam devam eder. “Neden uranyum kadar güç
yaratmak için 10 tane meleği daha telef edelim, yani lafın gelişi, alınmayın.” Kimsede alınma
belirtileri görülmüyor, aksine yüzler saatler sonra ilk defa biraz olsun
gülüyorken Sam’in çok mantıklı sorusunu Dante cevaplar: “Doktor Brown
zaman makinesini çalıştıracak uranyumu alabilmek adına Libyalı teröristleri
kandırdığı için makineyi kullanamadan vuruldu. Aynı şey bunun için de geçerli.
Dört Büyükler’den birini öldürürek kullandığımız enerji yarardan çok zarar
getirecek. Baş melekler çok değerli oldukları için bizim gibi sürekli
yeryüzünde yaşamak için gönderilmezler. Gabriel öldükten sonra başımıza neler
geldiğini görüyorsun. Bunu biz yapmak zorundayız, tabii yapmaya karar verirsek...” Bunun üzerine
gülen yüzler solar, kararsızlığın getirdiği rahatsız hava geri dönerken Michael
konuşur: “Size tek önerim
en kıdemli meleklerin üzerinde yoğunlaşmanız olabilir. Megan ya da Isabel’in
dahil olması pek bir fark yaratmayacak.” Michael’in
hatırlatmasıyla herkesin bakışları grup içindeki en genç meleklere dönerken bir
anda nesil içindeki kıdem sırası büyük bir önem kazanmış, Catrin’le birlikte bu
işe baş koyacak olanlar sadece insanlığı kurtarmak gibi soyut bir kavramla
değil, beraber yaşadıkları, tanıyıp bildikleri arkadaşlarını da düşünmek
durumunda kalmışlardır. “Son bir şey
daha...” Bakışlar yine
Sam’e dönerken genç adam Megan’ın yanında, arkadaşının elini tutarak sorar: “Eğer her şey
yolunda giderse, uranyum, akım kapasitörü, zaman döngüsü her neyse—hepsi
bittiğinde ne olacak?” Michael onun
“Megan ve bana ne olacak?” demek istediğini biliyor, cevaplar: “Senin deyiminle
uranyum olarak kullanılmamış olan meleklerin ölümlü bedenleri yaşamaya devam
edecek. Bedenleri değil, onları ödünç alan ruhları ortadan kaldırıyoruz. Megan
kalacak, ama Ay ve Sırlar meleği yok olacak. Meleklerin var olduğunu bile
hatırlamayacaksınız Sam.” Sam başını
salladığında Michael bir süre daha onun başka bir şey sorup sormayacağını merak
ederek bekler, ama sıradaki soru Sam’den değil Wallace’dan gelir. “Peki ya
diğerleri? Lucifer’in yarattıkları, Kaia, Faye?” Catrin bunu
duyunca gerilirken Michael sakin, cevaplar: “Onların ruhu bize
bağlı değil. Biz yaratmadığımız gibi yok da edemeyiz—“ “Bütün bu zaman
döndürme olayının ne anlamı var öyleyse!?” Wallace’ın
öfkesine karşılık Michael hala sakin ve dik, açıklar: “Bizim gücümüzün
yettiği tek şey yeryüzünde ölümlü bedenlerde yaşayan meleklerin yarattığı
karmaşayı silerek insanlığın omzundaki yükü almak. Sadece Kaia’nın varlığı
değil, yarın gün doğduğunda savaşlar da devam edebilir ve edecek. Şu durumda
meleklerin varlığı insanları güçsüz bırakıyor, onları tehlikeye sokuyor. Onları
koruyacak yeni bir nesil gelene kadar insanlığa yardım edebilecek ne varsa
yapmak zorundayız. Amacımız bütün karanlığı temizlemek değil, istesek bile
yapamayız. Tanrı’nın yarattığı vicdan ve bilinci biz kontrol edemeyiz,
yasaklıyız. Ama kendi soyumuzun kaderini değiştirmek insanları ışığa
çıkartacaksa, o riski almak için yaratıldık, yapacağız.” Sorular ve
cevaplar tükendiğinde sessizlik yine varlığını belli eder, Michael yeryüzündeki
bütün melek nesilleri içinden seçilmiş en kıymetli güçlere bakarken duru
sesiyle konuşur: “Biraz dinlenin,
düşünün, bir saat sonra tekrar toplanalım...” Michael’in sesiyle
birlikte melekler teker teker ayaklanıp iki katlı evin içinde bir yerlere
kaybolurken en son Allegra ve Michael de salonda Catrin ve Dante’yi yalnız
bırakarak odadan çıkarlar. { Secret Garden - In Our Tears } Salonun
bitişiğindeki çalışma odası sabah güneşiyle aydınlanıyorken yere kadar uzanan
pencerelerin yanında Conrad hayal gibi güzel bir sonbahar gününü izliyordur.
Michael ve Allegra odaya girdiğinde Conrad onlara dönerken Dört Büyükler’in en
genci, ruhları bedenlerine koyan Öz Noktalarının sahibi Michael, Ruh
Toplayıcı’ya bakarak konuşur: “Azrael senin
artık yukarı çıkmamanı istedi Conrad.” Conrad kaşlarını
çatarken Allegra da bunu beklemiyor, yanındaki Michael’e bakar. “Ne demek
oluyor bu?” Michael gülümser.
“Eğer Catrin kabul ederse, ki onu tanıyorum, kimse yanaşmasa bile o tek başına
her şeyi düzeltmek için ruhunu feda edecek, Azrael Conrad’ın da burada
kalmasını istiyor.” Conrad hiçbir şey
söyleyemiyorken Allegra şaşkın, gözleri parlayarak titrek bir sesle sorar: “Burada, aşağıda,
canlı olarak?” Michael başını
sallar, ama o sırada Conrad sorar: “Azrael ne olacak?
Ben olmadan nasıl...” Conrad,
Allegra’nın bakışlarını gördüğünde lafını bitirmeden sessizleşirken ona bakan
Masumiyet Meleği gözlerini kaçırarak kollarını kendine sarar. “Allegra, öyle demek
istemediğimi biliyorsun—“ Allegra güneşin
vurduğu yüzünde parlayan gözlerini Conrad’a çevirerek hafifçe gülümser.
“Elbette biliyorum. Azrael senin için çok değerli, asla inkar etmedim, sadece
şaşkınım, birazdan geçer...” Conrad iç çekerek
başını sallarken tekrar Michael’e bakar. “Azrael benim burada kalmamı istiyorsa
artık bir elçiye ihtiyacı yok demektir. Bir daha aşağı inmeyecek, değil mi?” Michael başını iki
yana sallar. “İneceğini sanmıyorum.” “Yukarıda
kalmaktan nefret ediyor...” “Yıllar önce de aşağıda
kalmaktan nefret ederdi, alışacaktır.” Conrad umutsuzca
gülümseyerek derin bir nefes alır ve tek eliyle alnını sıvazlarken Allegra’nın
usul sesini duyunca başını kaldırır. “Aşağıda kalmak
istemiyorsan, kalmak zorunda değilsin Conrad.” Ölü adamla, melek
kız kısa bir an için bakışırken Conrad onun gözlerindeki hüzünü görüyor, ama
söylediklerini gerçekten mana ettiğini de biliyorken başını eğer... * 12 Eylül 1986 Sarı bir okul
otobüsü geniş bahçeli bir evin önüne yanaşır ve kapılarını açarken 8 yaşındaki
Allegra saçları uçuşarak merdivenlerden zıplayarak iner. “Yarın görüşürüz
Allegra.” “Görüşürüz Monty!” Küçük kız, otobüs
şoförüne el sallayarak döner ve çantası sırtında sallanarak eve koşarken dış
kapının aralık olduğunu görünce içeri girer. “Anne! Ben geldim—“ Allegra çantasını
çıkarıp kapının yanına bırakır ve salona girecekken bir anda babası önüne çıkıp
ona sarılarak geriletirken Allegra gülerek babası Schuyler’ın kollarına
tutunur. “Baba neden erken geldin—yavaş, düşüreceksin!” “Allegra, tatlım,
beni dikkatlice dinlemeni istiyorum, tamam mı?” Babasının kızarmış
mavi gözlerini gören Allegra’nın gülüşü solarken küçük kız usul bir sesle
sorar: “Ağladın mı sen
baba?” Schuyler soruya
cevap vermeden kendi söyleyeceği şeyi anlatmaya devam eder: “Bebeğim, bugün
kötü bir şey oldu—“ “Ne oldu? Anne!” “Allegra annen—“ Allegra sanki o
anda anlamış, babasının kollarını iterek salona koşarken ağlamaklı bir sesle
içeri seslenir: “Anne!? Anne
neredesin—“ Allegra içerdeki
Conrad’ı gördüğü anda nefesi kesilerek minnacık bir ses çıkarır ve olduğu yerde
kalakalırken yemek masasının yanında yere yığılmış olan annesini gördüğünde bir
an durup sonra avazı çıktığı kadar bağırır. Küçük kızın
çığlığı bütün evi doldururken Conrad atmayan kalbi sızlayarak onun dehşet dolu
haykırışına bakıyor, ama ona dokunamıyorken birazdan Schuyler gelip kızına
arkasından sarıldığında Allegra hala bağırıyor, ağlayarak babasının ellerine
vurur. “ANNE! ANNEM—ANNEM!” Nadia cansızca
yerde yatıyorken Schuyler kızını tutmaya çalışıyor, ama Allegra sürekli
çırpınıyorken sonunda babası onu serbest bıraktığında Allegra koşturarak
annesinin baş ucuna çöker, küçük ellerini onun siyah saçlarına koyarken
ağlayarak annesine fısıldar: “Annecim? Annecim,
lütfen ölme—Conrad! Annem öldü!” Conrad bir anda
kendine seslenilmesiyle kaskatı kesilirken Allegra annesinin başına sarılmış,
ağlayarak ayaktaki Ruh Toplayıcı’ya bağırır: “Geri gelecek,
değil mi!? Gelecek! Ben nasıl görmedim!? Hiç anlamadım Conrad! Neden
anlamadım!?” Ayaktaki adam
yerdeki küçük kıza annesinin ruhunun parçalandığını, bir daha geri
dönmeyeceğini ve sonsuza kadar ayrıldıklarını anlatacak kadar güçlü değil,
sadece başını iki yana sallarken Allegra olduğu yerde biraz daha çökerek
annesinin yanına yığılır. Conrad onu tutup kaldırmak için atılır, ama Schuyler
ondan önce davranmış, neredeyse uçarcasına kızının yanına gelir ve onu yerden
kaldırıp sımsıkı sarılırken ikisi odadan çıktıklarında Conrad ellerini alnına
bastırarak yere çöker, iki büklüm olur ve hayatında ilk defa bir melek için
gözyaşı döker... Allegra birkaç
saat sonra ancak sakinleşebilmiş, ev akrabalarla ve bir sürü melekle dolmuşken
herkes küçük kızın uyuduğunu sanıyordur, ama Allegra uyanık, odasında
pencerenin önüne tünemiş, geceyi izliyordur. Birazdan küçük kızın karşısına
Conrad otururken Allegra’nın yaşlı gözleri ay ışığında birer kristal parçası
gibi parlayarak ölü adama bakar. “Annemi o öldürdü, değil mi? Şeytan.” Conrad başını
sallar, Allegra da titrek bir iç çekişle başını sallarken artık ağlamıyordur.
“Ben kimin kızı olacağım?” “Daha çok uzun
yıllar yaşayacaksın, onu düşünme—“ “Ama yeniden
doğduğumda annem artık olmayacak. Ben doğmak istemiyorum Conrad.” “Şimdi böyle
düşünüyorsun, ama yarın daha iyi olacak. Sonraki gün biraz daha iyi, sonraki
biraz daha. Sonra büyüyeceksin, her şey daha farklı görünecek.” Allegra başını iki
yana sallar. “İstemiyorum. Azrael’e söylesem beni de senin gibi yapar mı?” Conrad şaşkınlıkla
kaşlarını kaldırırken Allegra konuşur: “Ben de
büyüdüğümde senin gibi olursam hiç ölmem, hem belki o zaman sana sarılabilirim.” “Allegra benim
gibi olmak istemezsin—“ “İsterim. Herkes
seni çok seviyor. Azrael, babam, annem, diğer melekler...Ben de çok seviyorum,
o yüzden senin gibi olacağım. O zaman hiç yalnız kalmam, çünkü ikimiz de
ölmeyiz.” Conrad belli
belirsiz gülümserken Allegra ağlamamak için kendini zor tutuyor, sesi
titreyerek konuşur: “Babam da yaşlanıp
öldüğünde o zaman yapayalnız kalacağım. Bir daha doğduğumda o yanımda
olmayacak, başka insanlar ailem olacak, ben babamı hatırlamayacağım bile...” “Bunları düşünme,
daha çok var Allegra—“ Allegra ağlayarak
yüzünü dizlerine kapatırken Conrad ellerini ona uzatır, ama zaten yeterince acı
çeken masum meleği daha fazla acıtmak istemezken bir an sonra Allegra başını
kaldırıp ona atıldığında Conrad refleksle onu tutar. “Allegra—“ Allegra küçücük
bir ses çıkararak canının acısını belli ederken Conrad onu bir an daha tutar,
sonra gördükleriyle gözleri büyüyerek küçük kızın başını öperken ona karşı
bütün meleklerden daha dayanıklı olan Masumiyet Meleği artık daha fazla dayanamayacağını
anladığında Ruh Toplayıcı’yı bırakır. Conrad onun
titreyerek pencerenin yanında duvara yaslanarak yere çökmesini izlerken Allegra
ona bakıyor, fısıltıyla sorar: “Yine kötü bir şey
gördün, değil mi?” Conrad başını iki
yana sallarken Allegra da aynı şekilde başını sallar. “Yalan söylüyorsun. Yine
kötü bir şey olacak. Tıpkı annemin ölmesi gibi. Onu da görmüştün, ama bana hiç
söylemedin, değil mi? Yine söylemiyorsun—“ “Kötü olduğu için
değil, Arela yasakladığı için söylemiyorum. Ne gördüğümü düşünme Allegra, hadi,
biraz uyu. Yarın çok daha iyi olacaksın, söz veriyorum.” Allegra başını
sallar, ama Conrad’ın söylediği hiçbir şeye inanmadığı belli, boş bakışlarla
gidip yatağına yatarken artık üzerini örtecek bir annesi olmadığı gerçeğiyle
yorganının altına girip sarılır ve gözlerini kapatırken hep yanında olan meleğe
iyi geceler diler. “İyi geceler
Conrad...” * 6 ay önce Allegra ofisindeki
bilgisayarı kapatıp çantasını alır ve son bir kez bir şey unutup unutmadığını
kontrol ederek kapıya giderken asansörlerin yanında Conrad’ı gördüğünde
duraksar. Karanlık ofis katında ikisinden başka kimse yokken Allegra diğer
masaları geçerek dış kapıdan çıkar ve asansörlerin önünde Conrad’ın yanına gidip
kollarını kavuşturarak karşısındaki uzun boylu adama bakar. “Kötü bir haber
vermek için geldin, değil mi?” Conrad başını
sallar. “Allegra bu akşam babanı kaybettik.” Allegra gözleri
dolarak başını çevirirken sağ elinin parmaklarını dudaklarına bastırarak
yutkunur, sonra burnunu çekerek derin bir nefes alıp tekrar Conrad’a bakar.
“Lucifer, değil mi? Yine o.” “Bir tek Schuyler
değil, tüm neslin ruhları parçalandı. Divan Catrin ve Biana’nın nesillerini
topluyor, güçleri geri verilecek.” Allegra
gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle silerek başını sallar. “Anlıyorum...” “Polisler babanın
diğer melekleri öldürüp sonra da intihar ettiğini düşünüyorlar. Seni de ifade
vermek için arayacaklardır.” Allegra bunu
duyunca bir anda bütün sağlam ifadesi kırılarak ellerini yüzüne kapatırken
Conrad da acıyla kaşlarını çatarak ona bakar. “Çok üzgünüm...” Omuzları
sarsılıyorken Allegra başını sallar elleriyle gözlerini silerek tekrar Conrad’a
bakar. “İkimiz de böyle bir şey olmasını bekliyorduk. Hatta sen biliyordun,
değil mi?” “Allegra—“ “Artık oldu
Conrad, söylemen bir şeyi değiştirmeyecek. Biliyordun, değil mi?” Conrad bir an için
sessiz kalırken hemen sonrasında başını sallar. “Gördüklerim mutlaka olacak
şeyler değildi—“ “Biliyorum, senin
suçun değil. Sadece duymak istedim.” Ruh Toplayıcı
başını sallarken Allegra uzanarak onun elini tutar ve keskin acıyla kaşlarını
çatarken Conrad elini çekmek ister. “Canın yanıyor, bırak—“ Allegra bırakmaz,
aksine Conrad’ın diğer elini de tutarken gözlerini kapatarak derin bir nefes
alır. Conrad onun acıyla baş etmesini
izliyorken geriler. “Allegra yapma—“ Allegra berrak
renkli gözlerini açarak karşısındaki adama bakarken usul bir sesle sorar: “Annem öldüğünde
sana sorduğum soruyu hatırlıyor musun?” “Azrael seni asla
benim gibi yapmayacak—“ Allegra bunun
üzerine ilerler ve kendini Conrad’a yaslayarak bastırırken Ruh Toplayıcı kaçmak
için bir adım daha geri atar ama sırtı duvara yaslandığında kaçacak bir yeri
olmadığını anlamış, korkuyla Allegra’ya bakar. “Allegra çekil.” “İtebilirsin—“
Allegra karnına giren acıyla kasılırken yine de güçlü, hafifçe gülümser. “İlk
defa doğduğumdan beri bana o kadar çok dokundun ki artık bağışıklık kazandım
Conrad—“ “Daha fazla
dayanamazsın, çekil—“ Allegra o anda
uzanarak Conrad’ın dudaklarını örterken Ruh Toplayıcı gözlerini yumar, Allegra
kasılırken yine de karşısındaki adamı öpüyor, bir an sonra Conrad da ona
karşılık verdiğinde genç kadın ne yazık ki daha fazla dayanamaz ve ölü adamı
iterek geri çekilip yere çöker. Conrad da Allegra’nın karşısında yere çökerken
az önce ruhu neredeyse bedeninden sökülen melek, ellerini sert zemine
bastırıyor, derin nefesler alıyordur. “Lucifer kazanıyor Conrad—kazanıyor ve
ben artık bunu yaşamak istemiyorum.” “Lucifer kazanmayacak,
hiçbir zaman—“ Allegra sinirle
gülerek Conrad’ın lafını keserken başını kaldırarak ona bakar. “Tıpkı küçükken
Azrael’in bana anlattığı o masallardaki gibi. Bir melek soyu daha şeytana uyan
insanların yüzünden bitiyor—“ “Azrael sana
onları asla anlatmamalıydı.” Allegra başını iki
yana sallar. “Azrael beni olabileceklere karşı uyarmasaydı, sen beni babamın
neslinden uzaklaşmaya ikna etmeseydin bugün ben de ölecektim Conrad. O masallar
benim hayatımı kurtardı.” “Ama sen hala
ölmek istiyorsun.” Allegra iç çekerek
ellerini yerden çekip doğrularak dizleri üzerinde otururken omuzları çökmüş bir
şekilde başını iki yana sallar. “Ölmek istemiyorum. Sadece yalnız kalmak
istemiyorum.” “Ben buradayım.” Allegra gülümser.
“Ölme tehlikesi geçirmeden sana sarılamıyorum bile Conrad.” “Benim gibi olmana
asla izin vermem. Asla. Sakın aklından bile geçirme. Azrael de kabul
etmeyecek.” “Bana
dokunabilmenin, benimle birlikte olabilmenin nasıl olacağını hiç merak etmedin
mi? Bunca zaman, her hayatımda yanımdayken, en kıdemli meleğin kızını her
adımında takip ederken, arkadaş olduğumuz asırlar boyunca hiç bana
gerçekten dokunmayı istemedin mi Conrad?” Conrad yutkunarak
sessiz kalırken Allegra tüm güzelliğiyle daha da gülümser. “Ben seninle beraber
olmak istiyorum. Meleklik ya da sonsuz hayat umrumda değil. Zaten bu seferden
sonra bir daha doğamayacağız, sen de biliyorsun—“ “Kimse öyle bir
şey olacağını söylemiyor.” Azrael’le
gereğinden fazla sır paylaşmış olan Allegra karşısındaki adama bir bakış
atarken Conrad iç çekerek konuşur: “Bir çıkış yolu
bulunacak. En güçlü melekler tekrar bir araya geliyor.” “Ya bulunamazsa?
Ya bu sefer öldüğümde sonsuza kadar gidersem? Pişman olmayacak mısın?” Conrad, bakışları
kararak sessizleşirken Allegra onun ne gördüğünü tahmin edebiliyor, başını
sallar. “İyi düşün. Yolun sonuna geldiğimizde ben seninle olmak için ne
gerekirse yaparım, o zaman lütfen bana hayır deme. Olur mu?” Ruh Toplayıcı
kararsızca başını sallarken Allegra ellerini yere bastırarak ona tekrar uzanır
ve havadan bile hafif bir dokunuşla dudaklarını öperken daha fazlası için gücü
yok, ayrılarak tekrar yere oturur... * Michael ikisinin
sessizliği arasında kalmış, Conrad’a bakarken sorar: “Azrael’in sana
seçim hakkı tanıyacağını sanmıyorum, ama elbette yine de düşünebilirsin.” Conrad başını
kaldırarak Michael’e bakar ve hafifçe gülümseyerek başını sallarken sarışın
melek ortadan kaybolduğunda Allegra ve Conrad yalnız kalırlar. Allegra ilerler
ve pencerenin yanında Conrad’ın hemen karşısına yaslanırken gülümser. “Yukarda kalmak
istersen de problem değil, Azrael’i beni de alması için ikna ederim—“ “Hayır.” Allegra kollarını
kavuşturarak gülerken başını eğerek iki yana sallar. “Hala aynı yerdeyiz, değil
mi?” “Kalacağım.
Azrael’i hiçbir şey için ikna etmene gerek yok.” Allegra bunu
duyunca başını kaldırırken gülümsemesi saf bir hayret halini almış,
karşısındaki adama bakarken Conrad gülümser. “Lucifer’in kazanamayacağını
söylemiştim, değil mi?” Allegra mutlulukla
gözleri dolarak gülerken kollarını çözer ve Conrad’a uzanırken Ruh Toplayıcı bu
sefer kapana kısılmadan önce duvardan çekilerek kenara kaçar. “Hayır, iş bitene
kadar dokunmak yasak. Gücünü harcayamazsın.” Allegra gülerek
başını sallar. “Tamam, anlaştık.” { Sarah Dawn Finer – You Were Meant
For Me } Sam, yanında
uzanan Megan’ın uyuyakaldığını görünce derin bir nefes alır ve yavaş
hareketlerle yataktan sıyrılıp onun üzerini örter, sonra ağırlığı yokmuş gibi
sessiz adımlarla odadan çıkıp kapıyı kapatırken diğer odaları teker teker
dolaşmaya başlar. Bir odada Biana,
Dorian ve Drea’nın tartışma sesleri geliyorken Sam onları geçer, bir diğerinde Benn,
Patrick ve Adia hiçbir şey yapmadan televizyon izliyorken Sam onlara el sallar. “Sam, gelsene...” Sam ekrana bakıp
gülümser ve başını iki yana sallar. “Siz keyfinize bakın, ben Isabel’i
arıyorum.” Adia gülümserken
Sam onların kapısını biraz daha çekerek ilerler, yan odada Veronica ve Lucas
tartışıyorken arada üçüncü birinin sesi de duyuluyordur, Sam onun Wallace
olduğunu tahmin ederek onları da es geçerken sol yanında kalan odanın aralık
kapısından Mace ve Madeline’in öpüştüğünü görünce hızlı adımlarla onları rahat
bırakıp yoluna devam ederken merdivenlerden çıkan Vien, Karin ve Rose’u görünce
gülümser. “Bayanlar...” Karin ve Vien
gülümserken Rose sorar: “Nereye
gidiyordun?” “Isabel’i
arıyorum, gördünüz mü?” Karin eliyle alt
katı işaret eder. “Alt katta da bir misafir odası var, merdivenlerin arkasında
kalıyor, orada.” Sam teşekkür
ederek hızlı adımlarla merdivenleri iner ve biraz sonra misafir odasının
kapısında dururken elini yumruk yaparak kapıyı tıklatmak için uzanır, ama
kararsız kalırken birkaç saat önce suratına kapatılan kapıyı hatırlar. Kıdemli
Ölümlü tam vazgeçmiş, arkasını dönüp gidecekken odanın kapısı açılır ve Isabel
görünürken Sam dönerek ona bakar. “Isabel.” “Sam?” Sam şöyle bir
sağına ve soluna baktıktan sonra tekrar Isabel’e döner. “Ben de seni
arıyordum.” “Bir şey mi oldu?”
Isabel odadan çıkıp salona gidecekken Sam onu kolundan tutarak tekrar önüne
alır. “Olmadı, ama
olacak. Bu sefer neremi kıracaksın bilmiyorum, ama önemli değil.” Sam
karşısındaki huysuz meleğe bir şey söylemek için fırsat bırakmadan dudaklarına
eğilir ve onu az önce çıktığı odaya iterek öperken Isabel şaşkın bir ses
çıkararak ona tutunur. İkisi odaya
girdiğinde Sam ayağıyla kapıyı ittirir, o sırada perdelerin sıkı sıkı kapalı
olduğu oda dikkatini çekerken genç adam bir an için Isabel’den ayrılarak
etrafına bakar. “Yine karanlık—“ Bu sefer Sam’in
lafını Isabel’in dudakları keser ve ikisi ilk defa iki tarafın da bilinçli
olduğu bir zaman ve mekanda öpüşür. Isabel geri
gidiyorken Sam onun üzerine yürüyor, birazdan odadaki yatak ikisini de
durdururken dudaklar ayrılır, Sam karşısındaki narin meleğe bakarken Isabel
dudaklarını ısırarak ellerini Sam’in ensesine dolar. “Megan nerede?” “Neden böyle
anlarda hep saçma sorular soruyorsun?” “Daha önce hiç
soru sormadım.” “Evet, doğrudan
suratımı kırdın.” Isabel gülümserken
Sam onun kıvrılan dudaklarını gördüğü anda tekrar ona eğilir ve ikisi arkadaki
yatağa düşerken Isabel bacaklarını Sam’in bacaklarına dolayarak onu belinden
kendine çeker. Sam altındaki kadının ellerini üzerinden çekip başının üzerinde
birleştirirken dudaklarını onun boynuna indirir. Isabel başını çevirerek Sam’e
yer açarken gülümsüyor, mırıldanır: “Gün batımında her
şey bitiyor olmasa biraz zor kabul ederdim.” Sam öptüğü yere
gülümserken başını kaldırarak Isabel’in bakışlarını yakalar. “Yalan söylüyorsun
ve gün batımında hiçbir şey bitmiyor, hepimiz kurtuluyoruz.” Isabel ellerini
çekerek Sam’e sarılırken bir eli genç adamın sırtında gezerken diğeri saçlarını
okşuyor, gülümser. “Öyle mi sayın Ölümlü?” Sam başını sallar.
“Öyle.” İkisi tekrar
öpüşürken Isabel, Sam’in başını çevirerek genç adamın yanağını öper, Sam onun
üzerindeki tişörtü sıyırıyorken eli pürüzlü bir şeye takıldığında başını eğer
ve Isabel’in göğsündeki derin deliği gördüğünde irkilerek geri çekilmeye
çalışır, ama Isabel parmaklarının arasında onun saçlarını sıkarken kulağına
fısıldar. “Ne yazık ki sen hiçbirini göremeyeceksin Sam.” Sam bir an sonra
sırtına saplanan keskin bir şeyle kasılır ve altındaki Isabel onu iterek yanına
düşürürken kalktığında sırtına hançer sapladığı zavallı ölümlünün suratına tüm
gücüyle bir yumruk geçirip bayıltır. Biraz sonra
karanlık odada küçük bir alkışlama sesi duyulurken Isabel memnuniyetle
gülümseyerek o tarafa döner, Kaia sessizce kıkırdarken Isabel’in yanına gidip
onu çenesinden tutarak yüzüne bakar. “Kim derdi ki bana
ihanet eden böcek bir gün benim işime yarayacak...” Kaia uzanarak
Isabel’in dudaklarını öper, sonra onu hafifçe iterek gerilerken ellerini
sallayarak kapıyı gösterir. “Uç böcek! Uç! Hepsini temizle!” Isabel tişörtünü
ve saçlarını düzeltip kapıya ilerler, içerdeki anahtarı alıp dışarı çıkar ve
kapıyı kilitleyip anahtarı da cebine atarken etrafına bakarak odadan
uzaklaşır... * 2 saat önce “Sakın buradan
çıkmayın, benim arkamdan kapıyı kilitleyin. Neler olduğuna bakıp geleceğim.” Megan başını
sallarken Sam itiraz ederek ayağa kalkar. “Ben de geleceğim.” Isabel onu
ittirerek tekrar yerine oturturken Megan’a bakar. “Hemen döneceğim.” Megan ve Sam
bekleme odasında otururken Isabel odadan çıkıp kapıyı kapatır, biraz sonra
içerden kapının kilitlendiğini duyunca önüne döner ve uzun koridorda
merdivenlere doğru giderken hala yangın alarmının sesi duyuluyor, insanlar
koşuşturuyordur. Isabel kimseye çarpmamaya çalışarak ilerliyorken bir an sonra
birisi onu kolundan yakalayıp hemen yanındaki malzeme odasına çekiştirdiğinde
Isabel bağırarak kolunu kurtarmaya çalışır, ama suratına yapışan eterli bir
bezle nefesi kesilirken hemen ardından göğsüne saplanan keskin bıçağı
hissettiğinde çığlık bile atamadan kendinden geçer. Kaia kollarında
yığılan bedeni bir kenara atıp Isabel’in düşen cesedine bir de tekme atarken
nefretle yerdeki meleğe bakar. “Sen mi beni alt edeceksin, böcek?” Isabel kanıyorken
Kaia mutlu bir iç çekişle yere eğilir, onu ters çevirerek başını tutarken
parmaklarının ucuyla kalbinin üzerindeki yaradan biraz kan alıp tadına bakar ve
dudaklarını yalayarak gülümserken biraz sonra eğilerek ölü meleğin dudakların
örttüğünde Isabel içine dolan kara büyüyle gözlerini açar. Kaia onun
uyandığını fark ettiğinde geri çekilerek gülümser. “Beni diğer böceklerin
saklandığı yerlere götüreceksin, tamam mı küçük böcek?” Isabel başını
sallayarak gülümserken tekrar Kaia’ya uzanır, ama Vampir Melek iğrenmiş bir
ifadeyle başını çevirerek ayağa kalkar. “Giysilerini temizle, sonra da
diğerlerinin durumuna bak. Çok fazla konuşma.” Isabel yine başını
sallar ve yere tutunarak kalkar, başını eğerek göğsündeki yaraya bakarken biraz
sonra bütün kan lekeleri yok olur ve Isabel sanki hiçbir şey olmamış gibi
odadan çıkar... * Isabel üst kata
çıkmış, koridorda sessizce ilerliyorken Biana’nın sesini duyduğu odayı geçer,
saçlarını eliyle toplayarak ensesinde tutarken dudaklarını kemirerek sağ
tarafta televizyonun açık odayı seçer ve kapıya uzanırken içerdekiler Isabel’i
gördüklerinde gülümserler, Adia sorar: “Sam seni
arıyordu, buldu mu?” Isabel başını iki
yana sallar. “Hayır, görmedim. Megan’ın yanına dönmüş olmalı...” Adia da sesini
çıkarmadan başını sallarken Isabel kapıyı kapatıp onların arkasında televizyona
bakar. “Ne izliyorsunuz?” Patrick ve Benn
sırasıyla dizideki olayı anlatmaya başladığında Isabel etrafına bakar ve
Benn’in silahını koltuğun arkasındaki bir sehpanın üzerinde gördüğünde
gülümser, sonra tekrar televizyon izleyen üçlüye dönerken odada ondan başka
kimsenin bilmediği dilde bir şey fısıldadığında Patrick’in havadaki eli kucağına
düşer, Benn oturduğu yere yığılırken Adia’nın da başı Patrick’in dizine düşerek
uykuya dalar. Isabel onların
bilinçsiz hallerine bakıyorken az önce Sam’in sırtında bıraktığı hançerin bir
benzeri elinde belirir ve genç kadın hiç duraksamadan önce Benn, sonra Patrick,
en son da Adia’nın kalbine keskin bıçağı saplayıp çıkarır. Üç melek kanayarak
biraz sonra sonsuza kadar kaybolurken Isabel hançeri bırakıp Benn’in silahını
alarak odadan çıkar. Kapının dışında
Kaia onu bekliyor, eliyle koridorun sonundaki başka bir odayı işaret edip
kaybolurken Isabel silahı beline sıkıştırıp tişörtünü de üzerine kapatarak o
odaya ilerler. İçerde Karin ve Vien, ağlayan Amanda’yla konuşuyorken Rose da
ona bir bardak su götürüyor, Isabel’i gördüğünde buruk bir gülümsemeyle iç çeker.
Isabel ağlayan Amanda’ya bakarak neler olduğunu sorarken odanın kapısını
kapatır... Delialona dalgınca
merdivenleri çıkıp kollarını kendine dolayarak koridorda dolaşırken odalardan
gelen sesleri dinler. Biana ve Dorian’ın konuşması, Wallace ve Lucas’ın
atışması derken sonunda televizyon sesi gelen odaya vardığında kapıyı
tıklatarak açar ve içeri girer. “Biraz burada takıla—aman tanrım...” Delia kapının
kolunu kırarcasına sıkarak karşısındaki manzaraya bakıyor, Benn, Patrick ve
Adia tıpkı uyuyormuş gibi kanlar içinde cansızca oldukları yere yığılmış, hala
kanıyorken onları izleyen melek bir an sonra uyanır ve koridora çıkarak
bağırır: “YARDIM EDİN!” Delialona’nın
sesiyle kapılar açılıp herkes odalardan çıkarken onları duymuş olan Isabel de
diğer bir hançeri Amanda’nın göğsünden çıkarıp etrafına bakar. Vien, Karin,
Rosalind ve Amanda’nın cansız bedenleri yere serilmişken Isabel hançeri onların
arasına atıp ortadan kaybolur. Biraz sonra
Isabel’in ayrıldığı odanın kapısı açılıp Mace içeri dalarken onun arkasından
yerdeki cesetleri gören Madeline gözlerini kapatarak başını çevirir. Biana
onları geçerek ilerler ve yere eğilip Karin’in tişörtünü sıyırarak karnına
bakar. Doğum ve Saflık meleğinin öz noktası silinmiş, kalbinden sızan kandan
başka teninde hiçbir iz yokken Biana onu bırakıp doğrulur. “Davetsiz bir
misafirimiz var, herkes bir araya gelsin, uyuyanları uyandırın.” Herkes bir
diğerini bulmak için koşuşturmaya başlarken Megan da sesleri duymuş, odasından
çıkıyordur. “Neler oluyor? Hey,” Megan uzanarak Veronica’yı kolundan yakalar.
“Neler oluyor?” “Megan, Sam
nerede?” Veronica’nın
endişeli ifadesiyle Megan ondan on kat daha fazla korkuyla dolarak başını iki
yana sallar. “Bilmiyorum! Uzanmıştık, buradaydı, sonra ben
uyuyakalmışım—Veronica neden—“ O anda Megan karşısındaki odanın açık kapısından
içerdeki Adia, Patrick ve Benn’i görmüş gözleri büyüyerek şokla Veronica’nın
koluna asılır. “Aman tanrım, aman tanrım—SAM!” Megan herkesi
iterek merdivenlere koşarken her adımda bağırır. “SAM! SAM NEREDESİN? SAM!” Kapılar çarpılır,
melekler toplanır, en sonunda Megan alt kattaki misafir odasının kapısına
asılırken kilitli olduğunu görünce bağırır. “Birisi yardım etsin! Kapı
kilitli!” Megan’ı duyan Mace
onu kenara itip kapıyı omuzlar, ilk seferde açamaz, ama ikinci seferde tüm
gücüyle bağırarak kapıya yüklenirken kiriş çatlar, kapı açılırken Megan yatakta
kanlar içinde yığılmış olan Sam’e koşar. “SAM! Sam, Sam—aman tanrım, yardım
edin, lütfen!” Mace, Megan’ı çekerek
yataktan kaldırıyorken Dante, Sam’i yüzüstü çevirip sırtındaki yaraya
bakıyordur. O sırada Conrad içeri girdiğinde Megan korkuyla bağırır. “Hayır!
Ölemez—“ Conrad elini
kaldırarak başını iki yana sallar. “Sakin ol Megan, onun için gelmedim.” Ruh Toplayıcı
yatağa yaklaşırken Megan sanki onun az önce ne dediğini duymamış gibi çıldırmış
bir şekilde Mace’in kollarından kurtularak Conrad’a atılır. “HAYIR! DOKUNMA
ONA!” Conrad’ın üzerine
düşen Megan acıyla bağırıp çekilirken Ruh Toplayıcı da ellerini kaldırarak
uzaklaşır. “Tamam! Kimseye dokunmuyorum!” Ruh Toplayıcı’nın
arkasındaki Allegra etrafına bakıyor, melekleri sayıyorken odanın dışına çıkıp
en son Paul’ü de saydığında tekrar etrafına bakarak sorar: “Isabel nerede?” Sam’le
ilgilenmeyenler Allegra gibi etraflarına bakarak Isabel’i görmeye çalışıyorken
bir an sonra Paul başını çevirip Isabel’in koridorun sonunda Allegra’ya
doğrulttuğu silahı görünce atılarak Allegra’yı iter. “Isabel, silahlı—“ Paul’ün sesi
göğsüne saplanan bir kurşunla kesilirken onun ittirdiği Allegra da başını
trabzanlara çarpar ve kendini kaybederken evi saklayan ilüzyon çözülür,
melekler kendilerini bir anda açık taşlık alanda bulurken bölgeyi tarayan
helikopterler etraflarında dönmeye başlar, askerler dört bir yanlarından
saldırırken kıyamet tekrar tekrar kopar... { Hans Zimmer - Tennessee } Bütün o karmaşanın
ortasında Catrin yerden doğrulur ve etrafına bakarken bir an sonra yanında
Michael belirdiğinde onun koluna asılır. “Yap, şimdi!” “Hangisini!?” “Zamanı döndür,
biz hazırız.” Michael kimlerin
hazır olduğunu soracakken onu gören melekler, Dante, Sofie, Biana, Dorian,
Drea, Madeline ve Mace o tarafa geliyordur. Michael onların arkasında kalan
diğerlerinin bulabildikleri her şeyle etraftan gelen arabalara saldırmasını
izliyorken her şeyin ortasında Paul ve Sam kalmış, onların başındaki Eliza ve
Megan bağırarak kollarına yapışan askerlerden kurtulmak için çabalıyordur. Michael her şeyi
gördüğü o kısa andan sonra dönerek elini toprağa uzatır ve göz alıcı bir kılıç
yerden yükselerek eline gelirken Gabriel’in ölümünden sonra Dört Büyükler’in en
aydınlığı olarak kalan güçlü melek kılıcını kaldırır. Catrin güneşte parlayan
metale bakıyorken Michael birazdan onu hızla göğsüne, tam öz noktasının üzerine
indirdiğinde Catrin gözlerini yumar ve arkaya, Azrael’in kollarına düşer. Michael’in kılıcı Güneş
ve Mucize’nin kalbine girdiği anda etrafı kör edici bir ışık kaplarken ruhunu
teslim eden meleklerin de gücüyle her şey yavaşlar, bütün sert çizgiler
kaybolur, sesler söner ve tek görülen şey saf bir beyazlık olurken Catrin
tekrar gözlerini açtığında buz gibi sulara düştüğünü hisseder... * Bir zamanlar
upuzun sarı saçları olan, güneşten de parlak ruhuyla meleklerin mucizesi olan
genç bir kız, Güneş ve Mucize meleği Naysa, serin sularda dönerken etrafına
bakar ve onunla birlikte berrak suyun içinde yüzen bir başka güçlü ruhu görür.
Elian suyun içinde dönüyor, ellerini Naysa’ya uzatıyor, yakışıklı yüzü
gülümsüyorken Naysa da ona ulaşmak için kendini ileri iter, ama Elian geri
çekilerek başını yukarı kaldırır. Yukarı çık
Naysa, güneşe çık, parla... Naysa başını
kaldırarak çok uzakta gibi görünen yüzeye bakarken tekrar Elian’a döndüğünde
suyun içinde yapayalnız olduğunu görür. Sarı saçlı melek etrafında döner,
döner, döner...ama kimse ona yardıma gelmezken yapabileceği tek şeyi yapar ve
başını kaldırarak yukarı doğru yüzmeye başlar... * Catrin gözlerini
tekrar açtığında yine Michael’i görürken başını çevirir ve etrafındaki
beyazlıkta parlayan kızıl saçlar dikkatini çekerken elini oraya uzatır.
“Althea...” Althea güzeller
güzeli yüzünde mutlu bir gülümsemeyle yaklaşır ve Catrin’in elini tutarken
berrak sesiyle konuşur. “Her şey çok güzel olacak, sakın korkma.” “Faye... Onu
kurtarın, kızımı—Althea, kızımı kurtarın.” Althea başını
sallar ve Catrin’in elini öperek kalbine bastırırken Güneş ve Mucize derin bir
nefes daha alarak tekrar gözlerini kapatır... * Naysa kollarını
yukarı uzatıp kendini derin sularda itiyorken biraz sonra başı suyun üzerine
çıktığında derin bir nefes alır ve parlak güneşte etrafına bakarken aslında
kıyıya ne kadar yakın olduğunu görür. Birazdan Güneş Meleği’nin ayakları yere
değerken suda yürüyerek bembeyaz kumlara çıkar. Güneş hiç olmadığı
kadar parlak, hava temiz, burada hiçbir kötülük yokken Naysa bembeyaz kumlarda
yürüyor, etrafına bakarak gülümser ve birazdan tanıdık bir ses duyduğunda
heyecanla o tarafa bakar. “Naysa’m,
güneşim...” Naysa gözleri
dolarak eteklerini toplar ve tüm gücüyle Elian’a koşarken bir an sonra atılarak
onun boynuna sarıldığında Elian da onu sımsıkı tutar. İkisi sarılır, döner,
güler ve tekrar sarılırken Naysa onun ellerinden tutarak etrafına bakar.
“Burası neresi Elian?” Mavi gözlü güçlü
melek de onunla birlikte uçsuz bucaksız denize ve bembeyaz kumlara baktıktan
sonra gülümseyerek tekrar Naysa’ya döner. “Cennet olmalı...” Naysa da yüreği
hafifleyerek başını sallarken tekrar Elian’a sarılır ve başı onun göğsündeyken
gözlerini kapatarak mırıldanır: “Cennet, benim
cennetim...” * Etrafındaki yedi
melekten sonra Catrin’in cansız bedeni Azrael’in kollarına yığılırken bir
sonraki gün hiçbir şey aynı olmamak üzere zaman değişiyordur. Az önce meleklere
saldıran askerler şimdi ne yapacaklarını unutmuş gibi geri çekiliyor, etrafa
yayılan toz ve duman çöküyorken Azrael kollarındaki Mucize’yi bırakarak
doğruluyordur. Birazdan bütün
arabalar, evler, askerler, silahlar ve helikopterler sanki buhar olup uçmuş
gibi kaybolurken Azrael, Megan’ın başında durduğu Sam’in yanına gelir. Megan,
Ölüm’ün onlara yaklaştığını görünce Sam’in göğsüne kapanır ve sarsılarak ağlarken
Ölüm Meleği bir an yarın artık melek olmayacak meleğe bakar, sonra zamanın
başından beri gördüğü en canlı, en cesur ölümlüye döberken gülümser. “Bu sefer izin
vermeyeceksin, değil mi?” Azrael başını
çevirerek yanına çöken Calden’e bakarken başını iki yana sallar. “O hatayı
sende bir kez yaptım.” Calden sanki hala
yaşıyormuş gibi ilk defa Azrael’in yanında rahatlıkla gülerken Ölüm Meleği
tekrar Sam’e döner, uzanarak genç adamın başına dokunurken Sam derin bir nefes
alarak gözlerini açar... * Melekler ölüyor,
zaman değişiyorken ne aydınlık ne de karanlığa ait olan bir melek, güneşin en
güzel parladığı yerde, yüksek bir binanın tepesinde dünyaya bakıyordur. Faye
yüzüne vuran rüzgarla siyah saçları uçuşarak yürüyorken omuzlarına sardığı
beyaz şala daha da sarılır ve yolun sonuna geldiğinde önündeki yükseltiye
bakar, sonra yavaşça bir adım atıp çatının en ucuna gelirken başını eğerek bir
an sanki hiç yaşam yokmuş gibi duran bomboş sokaklara bakar. Serin rüzgar
Faye’in beyaz eteklerini uçuruyorken bir zamanlar adı efsane olan, meleklerin
kurtuluşu olacak denilen genç kadın şimdi kayıp, çaresiz ve ruhsuz, derin bir
nefes alırken onu tutmaya çalışan rüzgara inat kendini aşağı bırakır... * Eliza göz
kamaştıran ışığın ardından kendini karanlık bir odada bulmuş, şimdi yere
tutunarak doğruluyorken diğer elinde duran silaha bakar ve kaşlarını çatar. “Her şey
değişmeden önce son bir şey kaldı, eğer bunu başarabilirsen isteğin bizim için
emir olacak Eliza.” Eliza karşısındaki
Calden’e bakıyorken başını iki yana sallar. “Ne demek istediğini
anlamıyorum...” Calden başını
çevirir ve arkasındaki odada yerde acıyla kıvranan melekleri gösterirken
konuşur: “Onları bu hale
getiren insanlara zarar vermeden hepsini bu binadan çıkarttığında test bitecek.
Çok şey istemiyoruz, sadece hepsinin güneşi görmesi yeterli—“ “Ne testi? Ben bir
şey istemedim!” Calden tekrar ona
baktığında kaşlarını çatar. “Emin misin? Raphael’in seni bırakmaması için
yalvardığını hatırlıyorum.” Raphael’in adını
duyduğunda Eliza derhal uyanırken sorar: “Bunun onunla ne
ilgisi var!?” “Eğer senden
istediğim şeyi yapmazsan bugün bittiğinde bir daha Raphael’i hatırlamayacaksın
Eliza. Bir ölümlü olacaksın, bunu mu istiyorsun?” Eliza dehşetle
Calden’e bakıyorken genç adam gülümsediğinde Bencillik ve Kibir meleği onun ne
yapacağını anlamış, kendi kendine mırıldanır: “Beni yukarı alacaksınız...” Yüce Divan Başkanı
başını sallarken eliyle arkasındaki insanları gösterir ve ortadan kaybolurken
Eliza eline verilen silahı daha sıkı kavrar... * Conrad bir binanın
merdivenlerini hızla çıkıyor, onun arkasından da Allegra koşturuyorken ikisi birlikte
bir kapıyı iterek çatı katına çıktıklarında Allegra uçtan kendini bırakan
Faye’i işaret ederek bağırır, Conrad o anda atılarak Faye’in havalanan şalını
tutarak çeker. Kendini bırakan
Faye omuzlarındaki kumaşın çekildiğini hissettiğinde refleksle kumaşa tutunur
ve hızla geriye düşerken başı yere çarpmadan Conrad onu yakalar. Faye düşmeden önce
sımsıkı kapattığı gözlerini açarken ona eğilmiş olan Conrad’ı gördüğünde
titreyerek kesik bir nefes alır. “Bitti mi?” Conrad başını iki
yana sallar. “Hayır bizimle geliyorsun Faye.” Faye kaşlarını
çatarak Conrad’a bakar. “Sizinle mi?” Conrad başını
sallayarak Faye’in saçlarını yüzünden çekerken birazdan Allegra da diğer yanına
eğildiğinde Faye hızla doğrulur. “Neler oluyor?” Allegra ve Conrad
iki taraftan onu tutarak sakinleştirirken Faye yanındaki Ruh Toplayıcı’nın
dokunduğu yere bakar, sonra Conrad’a bakarken yutkunur. “Sen ölü değilsin...” Conrad gülümser.
“Değilim.” “Faye, beni
dinle.” Faye başını
çevirerek diğer yanındaki Allegra’ya bakarken güzel melek onun saçlarını
kulağının arkasına alarak tane tane anlatır. “Annen her şeyi
düzeltebilmek için kendini feda etti, zaman dönüyor, Arela soyu yok oluyor...” Faye’in ifadesi
acıyla dolarken Allegra başını iki yana sallayarak gülümser. “Hiç acı çekmedi,
ama son nefesinde bile seni düşünüyordu.” “Bununla yaşayamam
Allegra, beni bırakın—“ “Hayır. Faye
karnındaki çocuk şeytanın ya da karanlığın tohumu değil, ne olursa olsun o senin.
Buradan bizimle çıkacaksın, yarın gün doğduğunda zaman dönecek ve yeryüzünde
kalan bütün melekler hatıraları ve güçlerini bırakıp birer ölümlü olacaklar,
ama biz bileceğiz, senin için. Sen bebeğini
doğurduktan sonra ona biz bakacağız, koruyacağız.” Faye gözlerinden
yaşlar süzülerek bir Allegra’ya bir de Conrad’a bakıyorken titreyen sesiyle konuşur: “Ben onu
göremeyecek miyim?” Allegra üzüntüyle
başını iki yana sallar. “Antlaşma böyle Faye. Bebek doğduğunda sen de ruhunu
vereceksin. Çocuğunu doğurmak istiyorsun, değil mi?” Faye ellerini
karnına koyarak başını eğerken içinde her an daha da büyüyen ruhu hissediyor,
ne şeytan, ne karanlık, ne kıyamet, hiçbir şey içinde büyüyen canın ışığını
gölgeleyemiyorken Zarafet ve Sadakat meleği başını salladığında Allegra ve
Conrad gülümseyerek geri çekilirler. Faye onlara nereye
gittiklerini sormak için başını kaldırdığında karşısında Michael’i görünce
uzanarak sarışın adamın yüzünü tutar. Aydınlık melek gülümserken biraz sonra
Faye gözlerini kapattığında saçları tekrar altın sarısına döner, ruhundaki
mühür çözülürken, insanlığı kurtaran mucizenin son dileği gerçekleşir, kızı
kurtulur... * “Yürüyün, hızlı!” Eliza önünde
yürüyen kadının beline silahı dayamış, iki yanından geçerek dışarı çıkan
meleklere bakıyorken hemen ardından hızla arkasına bakarak başka kimsenin kalıp
kalmadığını kontrol eder ve tekrar önüne dönerken birkaç adımın ardından yüzü
güneşe çıktığında başını gökyüzüne kaldırır. Güneş sanki bütün
gücünü bir anda dünyaya veriyormuş gibi pırıl pırıl parlıyorken Eliza bir an
sonra vücudundaki her şey durmuş gibi bakışları donarak başını indirir, silahı
tutan eli yanına düşer ve genç kadının gözleri kayarak bedeni yere yığılır. Gökteki güneş
bugün için son kez parlar, zaman döner, Arela soyu son bulur ve Bencillik ve
Kibir meleğinin ölümlü bedeni yeryüzünde kalırken ruhu gökyüzüne yükselir... * * * Son Söz
6 yıl sonra “...bugün son
askeri birlik de Irak’tan ayrıldı ve Orta Doğu’da süren savaş son bulurken
dünya yeni bir çağa uyandı sayın seyirciler—“ Küçük parmaklar
televizyonun kumandasında bir sürü değişik düğmeye baserken alet en sonunda yanlışlıkla
kapandığında yaramaz ufaklık vazgeçer ve kumandayı bir kenara atıp evin içinde
koşturmaya başlar. 6 yaşındaki sarışın çocuk, mavi gözleri cin gibi parlayarak
iki katlı evlerinin salonuna girerken pencerenin önündeki büyük çam ağacına son
süsü asan Allegra geri çekilip ağaca bakıyordur. Mavi gözlü minik adam
rengarenk ağacı gördüğünde koşturur ve Allegra’nın bacaklarına dolanırken onun
gibi kırmızı giyinmiş olan genç kadın yere çökerek küçük adama sarılır ve ağacı
gösterir. “Nasıl olmuş
Silas? Beğendin mi?” Silas başını
sallarken Allegra’nın boynuna sarılarak yanağını onun yanağına yapıştırır ve
büzüşmüş dudaklarının arasından sorar: “Annem de görüyor
mudur Legra?” “Tabii görüyordur
tatlım, bak, onun resmi de burada...” Allegra uzanarak
ağacın dallarına asılmış minnacık bir resim çerçevesini alır ve içindeki
sarışın güzel kadını gösterirken Silas küçük parmaklarıyla annesinin yüzüne
dokunur. O sırada içeri karlar içinde kalmış Conrad girerken başındaki bereyi
ve kabanını çıkartıp bir kenara atar, sonra da ayakkabılarını çıkararak üşümüş
ellerini birbirine sürterken salona girer. “Yılbaşı kartlarını gönderdim ve
dışarısı buz gibi.” “Conrad, beni
omzuna al! En yukardaki yıldıza dokunucam!” Silas, Allegra’nın
kollarından çıkıp Conrad’a atılırken uzun boylu adam sarışın ufaklığı yakaldığı
gibi havaya kaldırır ve omuzlarına oturtup ağacın yanına götürürken Allegra da
Faye’in resmi olan süsü tekrar ağaca asar... * Dünyanın bir
ucunda kar fırtınaları arasında insanlar üşüyorken başka bir yerinde yazın en
sıcak günleri yaşanıyordur. Kavurucu güneş günün sonuna yaklaştıkça ardında
ılık bir rüzgar bırakıyorken batan güneşin en güzel göründüğü yerde sarı bir
araba sahile yanaşmış, üzerindeki çift için adeta bir şezlong görevi
görüyordur. “Sana çok önemli
bir haberim var.” Sam başını
çevirerek yanında uzanmış olan Megan’a bakarken masmavi gözleri güneşin turuncu
ışıklarıyla parlayan genç kadın gülümseyerek yavaşça Sam’in üzerine geçer ve
onun göğsüne uzanırken konuşur: “Dün akşam sen
uyuduktan sonra Yıldız Savaşları’nın son filmini de izledim. Bitti.” Sam başını geri
atarak kahkahalarla gülerken Megan onun göğsüne vurup çekilir ve gülerek isyan
eder. “Yıldız Savaşları’nı izlememiş bir kadınla asla evlenemem dedin, izledik,
şimdi de gülüyorsun!” Sam gülmeyi
bırakıp başını kaldırarak tekrar Megan’a bakarken elini kotunun cebine sokarak
avcunda sakladığı bir şeyi çıkarır, Megan onun kapalı avcunu görünce
gülümserken daha okumayı öğrenmeden önce sevdiği adamın gözlerine bakar.
“Soruyu da soracak mısın?” “Tek dizimin üzerinde
çökmemi de ister misin?” Megan omuzlarını
silkerken Sam arabanın üzerinden kalkacak olur, ama Megan gülerek onu
omuzlarından iterek tekrar yatırırken Sam avcunu açar, tek taş bir yüzük
güneşin son ışıklarında parlarken genç adam sorar: “Megan Adams, artık
gerekli şartları da yerine getirdiğinize göre—“ Megan onun
çenesini ısırır. “Aptal...” Sam gülererek
devam eder: “Benimle evlenir
misiniz?” Megan önünde duran
yüzüğe bakıyorken uzanarak alır ve yüzük parmağına takıp gülümserken Sam
büyülenmiş gibi onu izliyor, yutkunarak genç kadının yüzünü tutar. “Megan?” “Evet Sam.” Sam yüzü
aydınlanarak gülümserken Megan uzanarak onu öper, sonra başını göğsüne yaslayarak
ona sarılırken Sam derin bir nefes alarak batan güneşe ve upuzun kumsalda
onları izleyen yüzlerce meleğe bakar. Bir zamanlar
Dokunulmuş olmak için yeteri kadar melek görememiş olan ölümlü, artık
meleklerin yeryüzünde gözlere görünmeden dolaştığı bir çağda hepsini görebilen
tek insan olmuş, gülümseyerek onun mutluluğunu izleyen Kanatlılara göz kırpar. SON. ![]() |


Ulaşım / Yorum Formu